HomeHome  FAQFAQ  SearchSearch  RegisterRegister  Log in  
Kürd Ulusu'nun Çıkarları; Her Türlü Parti, Kurum, Kuruluş, Örgüt ve Kişilerin Çıkarlarının Üstünde ve Ötesindedir. Her Şey Kürdistan İçin!

Share | 
 

  Kürt­ler ile Türk­lerin Mi­sak-ı Mil­lisi

View previous topic View next topic Go down 
AuthorMessage
Qubat



Mesaj Sayısı : 24
Kayıt tarihi : 2010-03-19

PostSubject: Kürt­ler ile Türk­lerin Mi­sak-ı Mil­lisi   02.04.11 14:50

Kürt­ler ile Türk­lerin Mi­sak-ı Mil­lisi

Ahmet Zeki Okçuoğlu


Almanya’ya yaslanarak yeni bir Türk-İslam İmparatorluğu kurma hayaliyle I. Dünya Savaşı’na giren ittihatçılar, Osmanlı İmparatorluğu’nu dağılma noktasına getirmişlerdi; diğer bir deyişle, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuşlardı. I. Dünya Savaşı Rusya, Avusturya Macaristan, Almanya İmparatorlukları gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun da sonu oldu. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson’un 8 Ocak 1918’de Kongre’de verdiği söylevde açıkladığı ünlü 14 Nokta’sında, Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğiyle ilgili şu sözler yer alıyordu:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarının egemenliği sağlanacak, fakat Türk olmayan milliyetlere muhtar gelişme imkanı verilecek”. Wilson bir uluslararası barış örgütünün (Milletler Cemiyeti) oluşturulmasını ve bu örgüt aracılığıyla İmparatorlukların tasfiye edilerek yerine milliyetler esasına dayalı devletlerin kurulmasını öneriyordu. I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle savaşın tarafları arasında birbirini izleyen bir dizi mütareke (ateşkes) antlaşması imzalandı. Osmanlı yönetimiyle yapılan Mondros Mütarekesi’nde (30 Ekim 1918) yer alan hükümler, Osmanlı Devleti’ni nasıl bir sonun beklediğine işaret ediyordu.

Savaşın başlamasından önce dünyanın yeni siyasi haritası konusunda gizli antlaşmalar yapan İtilaf Devletleri, savaşın fiilen sona ermesiyle (Kasım 1918), çoktan üzerinde karara vardıkları “yeni dünya düzeni”ni resen ilan etmek üzere Paris Barış Konferansı’nı (18 Ocak 1919) topladılar. Konferans’ın çalışmaya başlamasından sonra öncelikle, ABD’nin isteğine uygun olarak Milletler Cemiyeti’nin kurulmasına karar verildi. Dört ay süreyle çalışmalarını sürdüren konferansta, mağlup devletlere uygulanacak barış koşullarının esasları saptandı. Konferansı sırayla; Almanya ile Versailes (28 Haziran 1919), Avusturya Macaristan ile Saint Germain (10 Eylül 1919), Bulgaristan’la Neulliy (27 Kasım 1919), Macaristan ile Trianon (6 Haziran 1920), Osmanlı Devleti’yle Sevr (10 Ağustos 1920) antlaşmaları izledi.

Osmanlı İmparatorluğu’yla yapılacak barış antlaşmasının esasları San Remo Antlaşması’yla (24 Nisan 1920) belirlenmişti. Bu antlaşmaya göre Padişah İstanbul’da oturacaktı. Rumeli ve Boğazlar bölgesini İtilaf Devletleri birlikte işgal edecekti. Deniz çıkışı olan bir Ermeni Devleti kurulacaktı. Bu devletin sınırlarını Amerika Birleşik Devletleri belirleyecek ve onun koruması altında olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu, Suriye, Filistin, Irak, Arabistan ve Ege Adaları’nı terk edecekti. Bu antlaşmada, Kürtler de söz konusu edilmişti. Diğer yandan San Remo’da Müttefik Devletler tarafından belirlenen bu koşullar Sevr’de Osmanlı yönetimine kabul ettirildi.

Mondros Mütarekesi’nden bir süre sonra İtilaf Devletleri, zararlı faaliyetler yapıldığı gerekçesiyle, Mütareke sınırları içinde kalan Osmanlı topraklarının büyük bir kısmını da işgal ettiler.

Aynı günlerde bir yandan I. Dünya Savaşı yıllarında Çarlık Rusya’nın ordularıyla Kürdistan’ı işgal eden ve Bolşevik İhtilali’nden sonra Rus birlikleriyle geri çekilmek zorunda kalan Ermeniler, İtilaf Devletleri’nin vaad ettiği topraklara dönmek için sabırsızlanırken, diğer yandan Osmanlı toprakları üzerinde hak iddia eden Yunanistan ordusu, İzmir’e çıkarma yaparak (15 Mayıs 1919), Ege’de ilerliyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiye edilerek yerine bir dizi ulus-devletin kurulması projesi, koca Osmanlı İmparatorluğu’na son vermekle kalmıyor, son yüzyılda bu İmparatorluğun tek sahibi olduğu fikrine iyiden iyiye kendisini inandıran Osmanlı/Türk bürokrasisi için İmparatorluğun bakiyesinden ayrılan pay, ona, bölge coğrafyasında kalıcı olma şansını dahi vermiyordu.

20. yy.’ın başında Türklük kavramı farklı iki kesimi tanımlıyordu: Birincisi, farklı etnik ve dinsel kökenden gelerek İslam dinine intisap etmiş ve Tanzimat’tan sonra toplumun Türk ulusal formuyla yeniden şekillendirilmesi çabalarının ürünü olarak etnik bir kimlik kazanan ve daha çok İstanbul’da kümelenen, bürokrat ve aydınlardan oluşan elit kesim; ikincisi de Anadolu’nun çeşitli bölgelerine dağılan ve daha çok Orta Anadolu’da yoğunlaşan ulusal bir forma sahib olmayan, yarı yerleşik Türkmen aşiretleri. İmparatorluk yönetmiş bürokrasi, Orta Anadolu’da hiçbir geleceği olmayan küçük bir bozkır devletiyle yetinemezdi.

Uygulamaya konan bu tasfiye planından batılıları vazgeçmeye zorlamak için, karşılarına bir sivil direniş hareketi (gayrı nizami savaş) ile çıkmak gerektiği fikri, Osmanlı/Türk yönetim çevrelerinde ağırlık kazanıyordu. Daha sonra Türk ulusal kurtuluş savaşı olarak nitelendirilen bu direniş hareketi, Ermenilere karşı Kürtlerin, Yunanlılara karşı Çerkezlerin, Pontuslara karşı Lazların gücüne dayanarak gerçekleştirilmesi planlanmıştı.

Kürtlerle yeni Bir Birliğe Doğru

Mondros Mütarekesi ile gündeme geldiği biçimiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiye projesinden rahatsızlık duyan bir başka kesim de Kürtler’di. Bu proje ile Kürtlerin üzerinde yaşadığı toprakların büyük bir bölümünün üzerinde, Ermenistan Devleti’nin kurulması öngörülüyordu. Kürdistan’ın geriye kalan toprakları ise, yine keyfi olarak, Osmanlı/Türk egemenliği altında kurulması öngörülen küçük bir Özerk Kürt Devleti ile, İngiltere’nin egemenliği altında kurulacak Irak Devleti arasında bölünüyordu. Öngörülen barış antlaşması bu nedenle Türkler gibi, Kürtlerin bölgedeki varlığını da tehdit ediyordu. Bu projeye bağlı olarak daha sonra imzalanan Sevr Antlaşması’ndan Kürtlerin duyduğu rahatsızlığı İsmet İnönü şu satırlarla dile getirecektir: “Sevr Muahadesi ile Kürtler, Türkler gibi kendi vatanlarını tehlikeye maruz gördüler. Çünkü Sevr Muaahadesi hükümlerine göre Doğu Anadolu’da Ermenistan hududu bitişiğinde bir Kürdistan Devleti kurulacaktı. Kürtler Türk vatanının kendileriyle beraber, bilhassa Doğu’da, Ermeni tehlikesine maruz kalacağını biliyorlardı. Milli Mücadele sürecinde canla başla beraberlik gösterdiler. Sonra Lozan muahedesi yapılırken de Kürtler vatansever olarak Türkler’le beraber bulunmuşlardı. Kürtler Ermeniler gibi Lozan’a gelip bize müracaat etmediler. Hatta biz Lozan’daki konuşmalarımızda, milli davalarımızı ‘biz Türkler ve Kürtler’ diye bir millet olarak mudafaa ettik ve kabul ettirdik.”[1]

Osmanlı/Türk yönetimi, milliyetçilik akımının hızla yayıldığı bir dönemde, ittihatçıların ırkçı politikasının kopma noktasına getirdiği Kürtleri, ulusal hakları teslim edilmeden, yeniden birlikte yaşamaya ikna etmenin mümkün olmadığını biliyordu. Bu nedenle, Yunanistan ordusunun İzmir’e ayak basmasından bir gün sonra, işgalci güçlere karşı sivil direniş hareketi örgütleme göreviyle, İstanbul’dan bir gemiyle ayrılan Mustafa Kemal, Erzurum’a Kürtlerle, eşitlik temelinde oluşturulacak yeni bir devlet projesiyle gidiyordu. Mustafa Kemal’in kafasının içindeki bu proje kısa bir süre sonra bir dizi kongre kararında, protokolde, bildiride, Millet Meclisi kararında ve anayasa maddesinde ifadesini bulmaya başladı.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından yaklaşık bir ay sonra (Kasım 1918) İstanbul’da, Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti (VŞMHMC) kuruldu. Diyarbekir eşrafından birkaç kişinin İstanbul’da bir araya gelerek kurduğu bu cemiyetin kurulma nedeni, Mondros Mütarekesi’nin 24. maddesinin güvenlik gerekçesiyle izin verdiği “Vilayatı Sitte” adı verilen Kürdistan topraklarının büyük bölümünün Ermenlere verilmesi tehdidiyle karşı karşıya gelmesiydi. Kürt asıllı şair-yazar Süleyman Nazifin kuruluş çalışmalarına önderlik ettiği Cemiyetin başkanı Harputlu Nedim Bey’di. Başlangıçta pek bir varlık göstermeyen Cemiyetin, Mustafa Kemal’in Erzurum’a gönderilmesi fikrinin kesinlik kazanmasıyla, Erzurum’da bir şube açarak (Mart 1919) faaliyetlerini canlandırmaya başladığı görülüyor. O sırada İstanbul’da hemen hemen tüm Kürt aydınlarını çatısı altında toplayan Kürdistan Teali Cemiyeti de aynı rahatsızlıkları yaşıyordu. Devletin aynı zamanda Kürdistan Teali Cemiyeti’ne karşı bir misyonla kurdurduğu anlaşılan VŞMHMC’nin, gelecekte Kürt meselesinin çözümü doğrultusunda adımlar atılması söz konusu olduğunda, Kürtlerin temsili misyonunu üstlenmesi öngörülüyordu. Osmanlı yönetimi adına Erzurum’a gelen Mustafa Kemal, VŞMHMC Erzurum Şubesi Kongresi (10 Temmuz 1919) vesilesiyle Kürdistan’ın çeşitli bölgelerinden çağrılan Kürt ileri gelenlerini bir araya toplayarak, gelişmeler konusunda onların düşüncelerini almak ve devletin yeniden yapılandırılacağı projesine onları inandırarak, desteklerini sağlamak istiyordu. Mustafa Kemal VŞMHMC Erzurum Şubesi’nin kongresinden beklenen sonucu elde etmekle kalmadı, Cemiyet’in bu şubesiyle, kurulması söz konusu edilen Pontus Rum Devleti’ne karşı, yine yönetim çevreleri tarafından kurulan Trabzon Muhafazai Hukuku Milliye Cemiyeti’nin (TMHMC) kendilerini feshederek, Şarki Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti (ŞAMHC) adı altında birleşmelerini de sağladı. Erzurum’da Kürtlerin ve Lazlar’ın desteğini arkasına alan M. Kemal, ikinci adımını da Sivas’ta, ŞAMHC ile Mütareke sınırları içinde kurulan çeşitli müdafaai hukuk cemiyetlerini, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti (ARMHC) adı altında birleştirmekle attı.

VŞMHMC Nizamnamesi’nin amaç maddesinde (mad.2); “Vilayatı Şarkiye’de oturan tüm unsurların milli ve siyasi haklarının özgürce gelişmesini sağlayacak, yasal yollara başvurmak ve sözü edilen vilayetlerin İslam halkının tarihsel ve milli hukuklarını, gerektiğinde uygar dünya karşısında savunmak” sözleriyle Kürt-Türk birliğinin ilk mesajları verildi. VŞMHMC Erzurum Şubesi’nin 17 Haziran 1920’de açıklanan raporunda ise, “Vilayatı Şarkiyemiz’deki çoğunluğu oluşturan ve Kürt’le Türk’ten oluşan bir millet” ifadesi yer verildi. Mustafa Kemal’in başkanlığında, VŞMHMC Erzurum Şubesi ile TMHMC’nin birleştirilmesi üzerine kurulan ŞAMHC’nin aynı tarihte yapılan kongresinde alınan bir numaralı kararla, toplumu oluşturan farklı unsurların “etnik”, “toplumsal” ve “coğrafi” özelliklerinden doğan haklarına vurgu yapılarak, bu konularda daha sonra Sivas Kongresi ve ARMHC beyannameleriyle Amasya Protokolü ve Misakı Milli vd. anayasal belgelere temel oluşturacak esaslar tespit edildi. ŞAMHC Erzurum Kongresi Beyannamesi’nin söz konusu karar maddesi şöyleydi:

Vilayatı Şarkiye ve Trabzon Vilayeti ve Canik Sancağı birbirinden ayrılması mümkün olmayan ve Osmanlı camiasının temel direği olarak bir bütün oluşturur:

Trabzon Vilayeti ve Canik Sancağı, Vilayatı Şarkiye adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Mamuratülaziz, Van, Bitlis ve bu bölgedeki bağımsız sancaklar, hiçbir sebep ve bahane ile birbirinden ayrılmaları düşünülemiyecek bir bütün olup, kıvançta ve tasada tam bir beraberliği kabul ve gelecekleri hakkında aynı amacı benimserler. Bu bölgede yaşayan bütün İslam unsurlar karşılıklı saygı ve fedekarlık duygusu ile dolu olup, birbirlerinin etnik ve toplumsal özelliklerine ve coğrafik koşullarına saygılı öz kardeştirler.

ŞAMHC Nizamnamesi’nde Cemiyet’in, devletin yeniden yapılandırılması düşüncesinin uygulamaya konulması amacıyla kurulduğu şu sözlerle dile getiriliyordu:

Madde 2: Cemiyet’in amacı: Vilayatı Şarkiye’de yerleşik tüm unsurların milli ve siyasi haklarının özgür gelişimini sağlayacak yasal yollara başvurmak ve sözü edilen vilayetlerin İslam halkının tarihsel ve milli haklarını gerektiğinde uygar dünyanın karşısında savunmak ve sözü edilen vilayetlerde söz konusu olan zulüm ve cinayetlerin nedenlerini ve bu suçları işleyenleri ve neden olanlar hakkında tarafsız olarak soruşturma yaparak suçluların hızla cezalandırılmalarını talep ve unsurlar nazarındaki yanlış anlaşılmaların giderilmesi, eskiden olduğu gibi iyi geçinmenin koşullarının sağlamlaştırılmasından ve savaş halinin adı geçen vilayetlerde yol açtığı sefalete karşı hükümet nezdinde girişimlerde bulunmak suretiyle olabildiğince çözüm bulmaktan ibarettir.

Yönetim çevrelerinin örgütlediği muhalefet güçlerinin ARMHC çatısı altında birleştirilmesi amacıyla düzenlenen Sivas Kongresi’nde yayınlanan Beyanname’de de (11 Eylül 1919) aynı bakış açısı şu satırlarda ifadesini buluyordu:

Osmanlı Devleti’yle İtilaf Devletleri arasında akdedilen Mütareke Antlaşması’nın imza olunduğu 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktası ezici İslam çoğunluğu tarafından yerleşik bulunulan Osmanlı ülkesi unsurları biribirlerinden ve Osmanlı camiasından bölünmesi mümkün olmayan ve hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Adı geçen ülkelerde yaşayan bütün İslam unsurlar, biribirine karşı karşılıklı saygı ve fedekarlık duygularıyla dolu ve etnik, toplumsal ve coğrafik haklarına bütünüyle saygılı öz kardeştirler.

KürtTürk birliği çalışmaları proğrama uygun olarak yürüyordu. Erzurum ve Sıvas’ta atılan adımlardan sonra, gelişmeler ve alınan kararlar hakkında İstanbul Hükümeti’ni bilgilendirmek ve bu kararları yönetimin onayından geçirerek ulusal kararlara dönüştürmek için, Anadolu ve Rumeli Temsil Heyeti’ni oluşturan Mustafa Kemal Paşa, Rauf ve Bekir Sami Beyler ile İstanbul Hükümeti’ni temsilen Bahriye Nazırı Salih Paşa Amasya’da bir araya gelerek, ünlü Amasya Protokolleri imzaladılar. Amasya Protokolleri ile çerçevesi çizilen Misakı Milli’nin Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda görüşülerek ilan edilmesi konusunda da tarafların Amasya’da, mutabakata varmış olmaları kuvvetle muhtemeldir. Yönetimin bu yasal iki odağının önde gelen temsilcilerinin imzalarıyla ilan edilen II. Amasya Protokolü ile ilgili tutanakta söz konusu Protokol’ün, devletin sınırlarının Kürtlerin ve Türklerin sınırlarını tespit ettiği belirtilmektedir:

1. Beyannamenin birinci maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırları, Türk ve Kürtlerle yerleşik olan toprakları kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılmasının imkansızlığı açıklandıktan sonra bu sınırların en asgari bir talep olmak üzere ele geçirilmesinin gerekli olduğu hep birlikte kabul edildi. Bununla beraber yabancılar tarafından Kürtlerin bağımsızlığı görüntüsü altında yürütülmekte olan yalan dolanların önüne geçmek için de bu hususun kesin olarak Kürtler tarafından bilinmesi gerektiği anlatıldı. (…)

Erzurum’dan yarı sivil bir insiyatif olarak başlatılan ve Amasya’da İstanbul Hükümeti temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa’nın imzasıyla açık ve resmi bir nitelik kazanan devletin Mütareke sınırları içinde yeniden yapılandırılması projesi, Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın da onayına sunularak Misakı Milli (Ahdı Milli) adıyla Türkiye hukuk ve siyaset tarihinin en önemli belgesi kabul (28 Ocak 1920) ve ilan edildi (17 Şubat 1920). Bir “toplum sözleşmesi” niteliğinde olan Misakı Milli’nin I. maddesinde devletin yeniden yapılandırılması konusunda bu dönemde yayınlanan her anayasal belgede temel düzenleme olarak yer alan şu satırlara yer veriliyordu:

Osmanlı Devleti’nin özellikle Arap çoğunluğunun yerleşik bulunduğu 30 Ekim 1918 tarihli Mütareke’nin imzalandığı sırada düşman ordularının işgali altında kalan bölümlerin kaderi, halkın serbestçe gidecekleri referanduma bağlı olarak belirlenmesi gerekeceğinden, söz konusu Mütareke sınırlarının içinde ve dışında dinsel, kültürel ve amaç1 bakımdan birlik oluşturmuş ve biribirlerine karşı karşılıklı saygı ve fedekarlık duygularıyla dolu ve etnik ve toplumsal haklarıyla coğrafik konumlarına bütünüyle saygılı Osmanlı İslam çoğunluğunun yerleşik bulunduğu bölümlerin toplamı gerçekte veya yasal olarak hiçbir nedenle ayırım yapılması mümkün olmayan bir bütündür.

Gelişen Sevr süreci karşısında kendisini yanlız hisseden Osmanlı Türk yönetiminin tek müttefiki Kürtler’di. Bu nedenle Kürtleri hoş tutmak için Mustafa Kemal, devletin Kürt-Türk temelinde yeniden yapılandırılacağı vaadine sık sık vurgu yapmak gereğini duyuyordu:

(…) devlet için milli yeni bir sınır kabul ettik. (…) Bu sınır ordumuz tarafından silahla savunulduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt unsurlarının yerleşik bulunduğu vatan topraklarını belirler.[2]

İşte kongre (Erzurum Kongresi) ulusal sınırları çizmiştir. (…) Bu sınırlar içinde sanılmasın ki, İslam unsurlarından sadece bir millet vardır. Çerkez vardır ve diğer İslam unsurlar vardır. İşte bu sınırlar iç içe girmiş bir biçimde yaşayan, bütün amaçlarını tamamen birleştirmiş kardeş milletlerin milli sınırlarıdır (hepsi İslam’dır sesleri). Bu sınırlar meselesini tespit eden maddenin içerisinde büyük bir esas vardır. Fazla olarak o da bu vatanın sınırları içinde yaşayan İslam unsurlarının her birinin kendisine ait olan coğrafyasına, adetlerine, ırkına özgü ayrıcalıkları samimi olarak ve karşılıklı bir biçimde kabul edilmiş ve onaylanmıştır. Doğal olarak buna ait ayrıntılar ve açıklamalar yoktur. Çünkü bu ayrıntılar ve açıklamalara girmenin zamanı da değildir. İnşallah varlığımız güvence altına alındıktan sonra (inşallah sedaları) kardeşler arasında çözümleneceğinden, bırakılmış ve ayrıntıya girilmemiştir. Fakat esas olarak bu, maddede içkindir.[3]

Yüce meclisinizi oluşturan şahsiyetler yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinin bileşkesi İslam unsurlarıdır. Samimi bir topluluktur. (…) İşte milli sınırlarımız budur dedik! Oysa Kerkük’ün kuzeyinde Türk olduğu gibi Kürt de vardır. Biz onları ayırmadık. Bu nedenle korumaya ve savunmaya çalıştığımız millet doğal olarak bir unsurdan ibaret değildir. Farklı İslam unsurlardan oluşmaktadır. Bu birliği oluşturan her İslam unsuru bizim kardeşimiz ve ortak çıkarlara sahip vatandaşlarımızdır ve yine kabul ettiğimiz ilkelerin ilk satırlarında bu farklı İslam unsurları ki: Vatandaştırlar, karşılıklı saygılıdırlar ve biri diğerinin her türlü hakkına; etnik, toplumsal, coğrafi haklarına daima saygılı olduğunu tekrarladık ve doğruladık ve hep birlikte bugün samimiyetle kabul ettik. Bu nedenle çıkarlarımız ortaktır. Elde etmeye çalıştığımız birlik, yalnız Türk, yalnız Çerkez değil, hepsinin karışımı İslam unsurudur.[4]

Genel olarak kural şudur; milli sınırlar olarak belirlediğimiz daire içinde yaşayan farklı İslam unsurlar karşılıklı etnik, yöresel, ahlaksal bütün haklarını gözeten özkardeşlerdir.

Bu nedenle onların istekleri dışında bir şey yapmayı biz de arzu etmeyiz. Bizce kesin olarak belirlenmiş bir şey varsa, o da milli sınırlar içinde Kürt, Türk, Laz, Çerkez vesair bütün bu İslam unsurlar ortak çıkarlara sahiptir. Beraber çalışmaya karar vermişlerdir. (…) Hiç şüphe etmeyiniz ki Kürt, Laz vs. oyu sorulduğunda, bu doğrultuda oy vereceklerdir.[5]

Türkiye halkı etnik olarak veya dinsel ve kültürel olarak birlik oluşturmuş, biri birine karşı karşılıklı saygı ve fedekarlık duygularıyla dolu ve kaderleri ve çıkarları ortak olan bir topluluktur. Bu toplulukta etnik hakların, toplumsal hakların ve yerel özelliklerinin gözetilmesi iç politikamızın esas noktalarındandır. İç yönetim teşkilatımızda bu esas noktanın halk yönetiminin en geniş anlamıyla layık olduğu gelişme düzeyine vardırılması politikamızın gereklerindendir. Ancak dış düşmanlara karşı her zaman birlik içinde ve uyumlu olmak zorunludur.[6]

Misakı Milli ve diğer anayasal belgelerle, devletin “çok etnili”, “çok toplumlu” ve “çok bölgeli” temelde yeniden yapılandırılması projesinin oluşturulan fikri temelleri, 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun çıkarılması ile yasal bir zemine oturtuldu. Mustafa Kemal’in Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti adına “Kürdistan hakkında” başlığı altında Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na gönderdiği “talimat”, bu projenin sözde kalmadığını, uygulamaya konması yönünde adımların da atıldığını göstermektedir:

Kürdistan Hakkında Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti’nin Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na Talimatıdır:

1. Yavaş yavaş bütün ülkede, halk kitlesinin geniş ölçüde ve doğrudan doğruya ilgili ve etkili olduğu yerel yönetimlerin oluşturulması, iç politikamız gereğidir. Kürtlerin yerleşik olduğu bölgede ise hem iç politikamız ve hem de dış politikamız gereğince yavaş yavaş yöresel bir yönetim kurulmasını gerekli görüyoruz.

2. Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkı bütün dünyada kabul edilen bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul ediyoruz. Tahmin edileceği gibi, Kürtlerin bu zamana kadar yerel yönetimlerine ilişkin örgütlenmelerini tamamlamış ve liderlerinin ve nüfuzlu kişilerinin bu amaç doğrultusunda tarafımızdan kazanılmış olması ve oylarını verecekleri zaman kendi kaderlerine zaten sahip olduklarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetimi altında yaşamaya aday olduklarını ilan etmelidirler. Kürdistan’daki bütün meselenin bu amaca dayanan politikaya yönlendirilmesi Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na aittir.

3. Kürdistan’da Kürtlerin Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizlere karşı düşmanlığını silahlı çatışma ile düzeltilmesi mümkün olmayacak boyutlara vardırmak ve yabancılarla Kürtlerin antlaşmalarına engel olmak, yavaş yavaş yerel yönetimlerin kurulmasının koşullarını oluşturmak ve bu suretle kalben bize bağlanmalarını sağlamlaştırmak gibi genel prensipler olarak kabul edilmiştir.

4. Kürdistan’ın iç politikası, Elcezire Cephesi Kumandanlığı tarafından oluşturulacak ve yönetilecektir. Cephe Kumandanlığı bu konuda Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ile ilişki kurar, vilayetler tarafından izlenecek yolu düzenleyip oluşturacağından, idari yöneticilerin bu hususta başvuracakları makam da Cephe Kumandanlığı’dır.

5. Elcezire Cephe Kumandanlığı, idari ve adli veya mali değişiklikler ve iyileştirmelere gerek gördükçe, bunun uygulanmasını hükümete önerir.

Elcezire Cephe Kumandanı Tuğgeneral Nihad Paşa Hazretleri’ne.

Kişiye özel.

Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti tarafından zatı devletlerine mahsus olmak üzere Kürdistan hakkında düzenlenen talimat yukarıda olduğu gibi tebliğ olunur.[7]

Mustafa Kemalin İstanbul gazetecileriyle yaptığı İzmit Kasrı görüşmesinde Gazeteci Ahmet Emin Bey’in (Yalman) Kürt meselesiyle ilgili sorusuna verdiği cevap, yönetimin bu meselenin çözümüne ilişkin “muhtariyetçi” görüşünü yansıtan bir başka önemli tarihsel belge niteliğindedir:

Ahmet Emin Bey: Kürt meselesine değinmiştiniz. Kürtlük meselesi nedir? İç bir mesele olarak değinirseniz çok iyi olur.

Gazi Paşa: Kürt meselesi, bizim yani Türklerin çıkarlarına rağmen olarak kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde mevcut Kürt unsuru öyle bir biçimde yerleşmiştir ki, sınırlı bazı yerlerde yoğunluk oluşturmaktadır. Fakat yoğunluklarını yitire yitire ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istenirse Türkü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Faraza, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmektense Bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir nevi yerel özerklikler oluşturulacaktır. O halde hangi vilayetin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu edildiğinde onları da birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait mesele ortaya çıkarmaları her zaman söz konusudur. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin, hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmaktadır ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.[8]

Türk Milliyetçiliğinden Geri Adım Atılıyor

İttihat ve Terakki Partisi iktidarıyla birlikte, devletin resmi ideolojisi olarak benimsenen ırkçı Türk milliyetçiliği, Mütareke döneminde terk edildi; daha doğrusu terk edilmek zorunda kalındı. Resmi söylemde ittihatçı ırkçı pervasızlık yerini, etnik farklılıkları gözeten aşırı bir hassasiyete bırakmıştı. İttihatçıların dillerinden düşürmedikleri, “Türk”, “Türkiye” gibi sözcükler Türk milliyetçiliğini çağrıştıracağı endişesiyle yerini, “Osmanlı”, “anasırı İslam” sözcüklerine bıraktı. “Türk” adı ancak diğer etnik İslam unsurlarıyla birlikte, onlarla eşit bir statüde ve oldukça sınırlı bir biçimde kullanılıyordu. Yönetim çevreleri benimsedikleri bu yeni üslupla, bir yandan ittihatçıların ürküttükleri farklı etnik İslam unsurları yeniden kazanmaya çalışırken, bir yandan da ittihatçılara şiddetle karşı olan İtilaf Devletleri’ne farklı olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlardı. İstanbul Hükümeti adına Bahriye Nazırı Salih Paşa ile ARMHC Temsil Heyeti üyeleri Mustafa Kemal Paşa, Rauf ve Bekir Sami Beyler arasında imzalanan I. Amasya Protokolü’nün birinci maddesinde yönetimin her iki kanadı, İttihat ve Terakki Partisi ve onun ideolojisi karşısındaki ortak duyarlılıklarını şu sözlerle dile getirmişlerdi:

Milli birlik, İttihat ve Terakki fikrinin memlekette tekrar uyanması hatta bazı belirtilerinin öne çıkması siyasette oldukça zararlıdır, çünkü İtilaf Devletleri’yle gayrı müslim teb’a bu meslek ve bu fikrin aleyhindedirler ve bu halin vatan için felaket nedeni olacağı ve konferansa olumsuz etki yapacağını temsilciler ortak bir dille açıklamaktadırlar. Bölgede koşullar yalana, tahrifata ve yanlış anlamaya oldukça elverişli olduğundan en ufak bir hareket ve davranıştan dahi sakınmak gerekir.

Farklı din ve etnik topluluklardan oluşan bir imparatorluk devlet olan Osmanlı’nın etnik bir kimliği yoktu. Osmanlı’nın resmi dini İslam’dı, ama “ehl’i kitab” dinlere, İslam’ın “zimmet akdi” çerçevesinde varlıklarını sürdürmelerine imkan veriliyordu. İttihatçılar Osmanlı toplumunun tarihten gelen dengelerini altüst etmişlerdi. Devletin resmi ideolojisi olarak benimsenen Türk İslam sentezi, tarih boyunca aynı topraklar üzerinde barış içinde birlikte yaşayan farklı dinsel ve etnik unsurların koca İmparatorluğun çatısı altında barınmalarına imkan bırakmıyordu. I. Dünya Savaşı İttihat ve Terakki yönetimi gibi onun ideolojisinin de sonu oldu. Mondros Mütarekesi imzalandığında Osmanlı İmparatorluğu sadece dış nedenlerle değil, iç nedenlerle de parçalanma noktasına gelmiş bulunuyordu.

Irkçı Türk milliyetçiliğinin faturası o kadar ağır olmuştu ki, Osmanlı/Türk yönetimi, ittihatçıların uzaklaştırdığı Kürtler’i ve diğer etnik unsurları kendisine çekmek için, 1876 Kanuni Esasisi’nde yer alan, “Devletin resmi dili Türkçedir” düzenlemesine (mad. 18), 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda da yer verme cesaretini göstermemişti. Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun Bazı Mevadının Tavzihan Tadiline Dair Kanun’la (29 Ekim 1923), 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapılarak, Türkçenin resmi dil olarak yeniden Anayasa’ya konması için, Lozan’da uluslararası güçlerin Türk milliyetçiliğine yeniden vize vermelerini ve Türkçenin devletin resmi dili olduğu düzenlemesine Lozan Antlaşması’nda zikredilmesini (24 Temmuz 1923) beklemeleri gerekmişti.

Misakı Milli’de Millet Kavramı

Arapça “milel”den gelen Türkçedeki “millet” sözcüğü, “bir inanca, bir dine mensup olan topluluk” anlamına gelmektedir. Geleneksel Osmanlı sisteminde Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler farklı milletler sayılıyorlardı. Biribirinden kalın duvarlarla ayrılan Hıristiyan mezhepleri de zamanla, Osmanlı millet sistemi içinde farklı millet statüsüne sahip oldular. Tanzimat sisteminde, Hıristiyan mezheplerinin de ayrı millet statüsünde sayılmasıyla kalınmadı, aynı mezhebin içindeki farklı etnik guruplar da bu statüden yararlandırıldılar. Millet kavramı batıda olduğu gibi Tanzimat döneminde Osmanlı’da da dinsellikten etnisiteye doğru bir evrim yaşadı.

Osmanlı sisteminde millet kavramı, toplumun İslam kesimi bakımından resmi olarak, geleneksel anlamını korurken, Batı’da gelişen milliyetçilik akımı, Osmanlı İslam toplumunu oluşturan farklı etnik toplulukları da etkiliyordu. 19. yy. sonlarında Araplar, Arnavutlar ve Kürtler arasında “İslam milleti” kavramını zorlayan milliyetçi gelişmeler, etkisini duyurmaya başladı. Bu gelişmeler karşısında bazı Osmanlı aydınları ve bürokrasi, “Türk-İslam Sentezi” adı altında alternatif milliyetçilik akımını geliştirdiler. Yerel milliyetçilikler başlangıçta batıda olduğu gibi demokratik bir içerikle gelişirken, egemen Türk milliyetçiliği, ırk esasına dayalı olarak, bir yandan geriye kalan Osmanlı topraklarını etnik farklılıklardan arındırmaya çalışıyor, bir yandan da Rusya’nın egemenliği altındaki Türk-İslam toplumlarını çatısı altına alarak yeni bir cihan İmparatorluğu hayali peşinde koşuyordu.

İttihat ve Terakki Partisi’nin resmi ideoloji olarak kabul ettirdiği “Türk-İslam sentezi”, Osmanlı-İslam millet sisteminden bir uzaklaşmaydı. İttihat ve Terakki Partisi ideologlarının, Türk milliyetçiliğini öne çıkararak İslam’a egemen kılan bu teorisi, Osmanlı-İslam toplumu bakımından da millet kavramının etnisiteye doğru evrilmesinin bir örneğiydi. Emperyal bir zihniyeti temsil eden “Türk-İslam sentezi”nde Osmanlı toplumunda (gayrimüslim İslam ayırımı gözetilmeksizin) hiçbir farklı etnik unsurun varlığına izin verilmiyordu.

Büyük hayallerle katıldıkları I. Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan ve bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma noktasına getiren İttihatçılar, sadece uluslararası ilişkiler bakımından değil, Osmanlı toplumunun iç ilişkilerinde de telafisi imkansız zararlara yol açmışlardı. Ermeniler’e ve Kürtlere karşı I. Dünya Savaşı yıllarında yürütülen soykırımlar, Arap aydınlarına karşı Şam ve Beyrut’da Cemal Paşa’nın gerçekleştirdiği cinayetler, ittihatçıların ve savundukları ırkçı “Türk-İslam Sentezi”nin sonuçlarıydı. Kısa sürede kendisini toparlayarak vaziyete yeniden el koyan Osmanlı/Türk bürokrasisi bu zihniyetle, dağılma noktasına gelen devleti yeniden toparlamanın mümkün olmadığını görüyordu.

Osmanlı/Türk bürokrasisinin, dağılmaya yüz tutan farklı etnik unsurları bir arada tutmak için ittihatçıların Türk-İslam Sentezi adı altında egemen kıldıkları ırkçı milliyetçiliği terk ederek “çok etnili”, “çok toplumlu” ve “çok bölgeli” yeni bir toplum ve devlet modeli benimsendiğini ilan etmesi için en uygun yer; önemli bir Kürt Merkezi olması, I. Dünya Savaşı yıllarında etnik boğuşmalara sahne olması ve Kürdistan’da kurulması düşünülen Ermeni Devleti’ne karşı ortak duruş mesajının verilmesi bakımından Erzurum’du. Mustafa Kemal’in İstanbul’dan ayrılmasından kısa bir süre önce, İstanbul’da kurulan VŞMHMC’nin, aceleyle Erzurum Şubesi’ni kurması ve şubenin kongre kararı alarak Mustafa Kemal’in İstanbul’dan bu kongreye katılmak üzere yola çıkması, çok önceden düzenlenen senaryonun gerekleriydi. Erzurum’da VŞMHMC Kongre’si sonucunda yayınlanan bildirinin birinci maddesinde dile getirilen ve yukarıda sözünü ettiğimiz devletin “çok etnili”, “çok toplumlu” ve “çok bölgeli” bir temelde yeniden yapılandırılacağına ilişkin tarihi karar, daha sonra bu dönemde kabul edilen anayasal belgelerin ve 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun temelini oluşturdu.

Mütareke dönemi anayasal belgelerinde iç içe geçmiş iki millet kavramının yer aldığı görülür: Birincisi, etnik temele dayalı “modern millet” (Türk Mileti, Kürt Milleti), ikincisi din temeline dayalı “geleneksel millet” (İslam milleti).

Mütareke döneminin “millet sistemi”nin Tanzimat’tan ayrılan bir diğer özelliği de “gayrimüslimler”in statüsüdür. Tanzimat sisteminde gayrimüslim toplumlar millet statüsünde sayılırken, Mütareke ve onu izleyen cumhuriyet sisteminde bu topluluklar “azınlık” statüsünde sayıldılar.

Misakı Milli’den Verilen Tavizler

Osmanlı/Türk yönetimi içerde olduğu gibi uluslararası ilişkilerinde de çatışmacı politikalardan uzak duruyordu. Bu nedenle de Mondros Mütarekesi’nin sınırlarını devletin yeni sınırları kabul ederek uluslararası güçlerle uzlaşmacı bir tutum içine girdi. Her ne kadar Misakı Milli’de, Mütareke sınırları içinde yer alan topraklar için, “Osmanlı İslam çoğunluğunun yerleşik bulunduğu toprakların tümü gizli olarak ya da hükmen hiçbir nedenle ayrılmayı kabul etmez” ifadesi yer alıyorduysa da, bizzat Misakı Milli’nin metninde bu sınırlar konusunda da çok ısrarlı olunmadığı anlaşılmaktadır. Birinci maddesinden Misakı Milli sınırları içinde sayılan Arap toprakları ile ikinci maddesinde yer alan “Elviyei Selase”de (Üç Liva; Kars, Batum, Ardahan) referandum yapılması ve halkının ayrılmaktan yana oy kullanmaları halinde, bu toprakların Osmanlı Devleti’nden ayrılabileceği kabul ediliyordu. Nitekim daha sonra Türk yönetimi Lozan’da, referanduma dahi gitmeden Arap topraklarının tamamen ayrılmasını kabul etti. Mondros Mütarekesi ile Batum Gürcistan’a, Kars ve Ardahan da Ermenistan’a verilmişti. Misakı Milli sınırları içinde yer alan bu toprakları daha sonra yapılan antlaşmalarla Moskova (16 Mart 1921) ve Kars (13 Ekim 1923) Kars ve Ardahan Ermeniler’den geri alınırken, Batum Gürcistan’a bırakıldı.

Yönetim Misakı Milli sınırları içinde yer alan Kürdistan’ın da yasal prosedür içinde ayrılmasını redetmiyordu. Mustafa Kemal’in yukarıda aktardığımız, Elcezire Cephe Kumandanı Nihat Paşa’ya, “Kürdistan Hakkında Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti’nin Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na Talimatıdır” başlıklı kararın ikinci bendinde, milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkı bütün dünyada kabul edilmesi nedeniyle, kendilerinin de bu prensibi kabul ettiklerini, bu nedenle de Kürtlerin ilerde kendi geleceklerini özgürce tayin etmeleri için referandum yapılacağı belirtilmektedir. Osmanlı/Türk yönetimi, bir kısım Anadolu topraklarının Yunasitan’a verilmesi ve İstanbul’un uluslararası bir statüye kavuşturulması ile Vilayatı Şarkiye (Kürdistan)’ın bir kısım toprakları üzerinde bağımsız bir Ermenistan Devleti’nin kurulmasıyla, yine Kürdistan toprakları’nın bir kısmının Irak Devleti’ne bağlanmasına şiddetle karşı çıkıyor, eğer Kürdistan topraklarının Osmanlı Devleti’nden ayrılması söz konusu olacak ise, bu topraklarda Ermenistan Devleti’nin yerine, Kürdistan Devleti’nin kurulmasını tercih ediyordu.

Musul Vilayeti’nin İngilizlerin isteği üzerine Irak Devleti’nin egemenliğine bırakılması, Misakı Milli sınırlarının bir başka ihlaliydi. Yönetim, her vesileyle bu toprakların Kürtlere ait olduğunu ve Kürtlerle Türklerin “dinen, irfanen ve emelen” (dinsel, kültürel ve amaçları bakımından) birlik oluşturduklarını savunarak; “Osmanlı İslam çoğunluğunun yerleşik bulunduğu bu topraklar, bir bütün olarak gizli ya da hükmen hiçbir biçimde ayrılma kabul etmez” diyor ise de, yönetimin Misakı Milli’nin bu hükmüne de sadık kalmadığı, Kuzeybatı Kürdistan’ın yeni kurulan Türkiye Devleti’ne bırakılması karşılığında, “Misakı Milli’nin ayrılmaz bir parçası” olarak kabul edilen Musul Vilayeti olarak adlandırılan Güney Kürdistan topraklarını İngiltere’nin egemenliğindeki Irak Devleti’ne bıraktı.

Kürtlerin Statüsü

Başkan Wilson’ın 14 Nokta’sında savunduğu ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesine göre, “imparatorlukdevlet”lerin tasfiye edilerek yerine, ulusdevlet”lerin kurulması görüşü, I. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası bir ilke olarak benimsendi. Bu ilke gereğince Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesi de gündemdeydi. Bu uluslararası tercihin karşısında imparatorluğu ayakta tutmanın artık mümkün olmadığını çok iyi bilen Osmanlı yönetimi, hiç değilse Mondros Mütarekesi’yle çizilen sınırlar içinde kalan toprakları elde tutmak istiyordu; çünkü bu toprakların da ulus-devlet esasına göre bölünmesi söz konusuydu. Mütereke sınırları içinde kalan Vilayatı Şarkiye’de (Kürdistan), Bağımsız Ermenistan ve Özerk Kürdistan devletlerinin kurulması; İzmir ve dolaylarının özel bir statüye kavuşturulması, hatta daha sonra Yunanistan’a bağlanması, İstanbul’un uluslararası bir statüye kavuşturulması; Karadeniz’de bir Pontus Devleti’nin kurulması söz konusu idi. Bu da bölgede Türk varlığının sonu demekti. Savaştan yenik çıkmış, orduları ve yönetim mekanizması çökmüş, toprakları büyük oranda işgal edilmiş bir devletin, kendisini bekleyen bu sondan kurtarmasının tek yolu, farklı etnik unsurlardan oluşan İslam toplumların ortak bir tutum benimsemelerini sağlamak için, bu toplumların, etnik, toplumsal ve bölgesel farklılıklarından doğan haklarının tanınması ve bu hakların güvence altına alınması idi. Misakı Milli işte bu ihtiyacın sonucunda doğmuştu.

Misakı Milli Arapça iki sözcükten oluşan bir terkip; milli, “millete ait”, “milletle ilgili”, “ulusal” anlamına geliyor. Misak ise “sözleşme” anlamında. Misak latince “foedus” sözcüğüyle eş anlamlı. Latince bu sözcükten türeyen “federalizm” ise, işbirliği yapmak üzere birlik oluşturmak anlamına gelmektedir. Misakı Milli, “Milletler sözleşmesi”, “federal sözleşme” olarak tanımlanabilir.

Osmanlı/Türk yönetimi hiçbir zaman Kürtlerin ve diğer İslam etnik ve toplumsal unsurların statüsünün ne olacağı konusunda ayrıntılı ve net bir belirlemeye gitmedi. Mustafa Kemal, yukarıda aktardığımız bir konuşmasında bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Doğal olarak buna ait ayrıntılar ve açıklamalar yoktur. Çünkü bu ayrıntılar ve açıklamalara girmenin zamanı da değildir. İnşallah varlığımız güvence altına alındıktan sonra (inşallah sesleri) kardeşler arasında çözümleneceğinden, bırakılmış ve ayrıntıya girilmemiştir. Fakat esas olarak bu maddede içkindir”.Yönetim, öne sürüldüğü gibi vakti olmadığı için mi, yoksa ilerde atılan bu adımları geri almayı düşündüğü için mi ayrıntıya girmemişti? Bizce ikincisi doğru. Ancak Mustafa Kemal’in ifade ettiği gibi ayrıntılar dönemin anayasal belgelerinde ve kendisinin ve diğer önde gelen devlet adamlarının açıklamalarında “içkindir”. Bu belgelerden yola çıkarak belirlemelerde bulunmak mümkün.

Yukarıda aktardığımız Mütareke dönemi anayasal belgeleri ve başta Mustafa Kemal olmak üzere önde gelen devlet adamlarının konuya ilişkin açıklamaları birlikte değerlendirildiğinde, Kürtlerin statüsü konusunda bu dönemde üç farklı modelinin öngörüldüğü kolayca tespit edilir: Birincisi Başta Türkler ve Kürtler olmak üzere toplumu oluşturan tüm etnik unsurların oluşturduğu federal bir yapılanma; ikincisi Kürtlerle sınırlı yerel yönetim ve sıkı denetim altında bölgesel özerklik; üçüncüsü ise sadece vilayetlere ve nahiyelere tanınan yerel yönetim.

Erzurum ve Sivas Kongreleri bildirileri, Amasya Protokolü ve Misakı Milli birlikte incelendiklerinde, bu anayasal belgelerin farklı etnik ve toplumsal unsurlarla bölgeler arasındaki ilişkileri ele alınış biçimi, federal bir devlet biçimine denk düşen bir anlayışı yansıttığı görülür. Bu belgelerde hiçbir etnik ya da toplumsal unsura ayrıcalık tanınmamakta, Türkler ve Kürtler ve diğer İslam etnik toplumlar aynı statüde sayılmaktadırlar. Yukarıda da aktardığımız Amasya Protokolü’nde “Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen yeni sınırlarının, Türk ve Kürtlerin yerleşik oldukları toprakları kapsadığı” belirtilmektedir. Yine yukarıda aktardığımız Mustafa Kemal’in çeşitli konuşmalarında Protokol’ün bu ilkesine sık sık vurgu yapıldığını görüyoruz. Türk Milliyetçiliği’nin kurucusu Ziya Gökalp bir yazısında bu doğrultuda şu satırlara yer vermektedir: “Milli Misakımız bize etnografik bir sınır çiziyor. Bu sınırın içine alınan yerler nerelerdir? İki milletin, yani Türklerle Kürtlerin yerleşik oldukları yerler. Bu yazısında “Kürt Milleti”, “Türk Milleti” ayırımına vurgu yapmakla Ziya Gökalp’in Amasya Protokolü’nde ve Mustafa Kemal’in çeşitli konuşmalarında da işaret edilen, iki milleti bünyesinde barındıran federalizme t bir devlet modelinden söz ettiği kuşkusuzdur.

Osmanlı/Türk yönetimi, geleneksel devletin yerine, devletin farklı “etnik”, “toplumsal” ve “bölgesel” farklılıkları gözeten bu yeni devlet modelini, demokrasiye olan inançları nedeniyle değil, Mustafa Kemal’in Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na gönderdiği Talimat’ta da zikrettiği gibi uluslararası gelişmelerin zorlamasıyla benimsemek zorunda kalmıştı. Bu nedenle de yönetim, şartlar elverdiğinde yeniden geleneksel politikalara dönmek üzere adımlarını hesaplayarak atıyordu. Bu nedenle yönetim bir yandan devletin yeniden yapılandırılarak Kürtlerin eşit haklar temelinde devlete katılmasından, hatta Kürtlerin ayrılarak bağımsız devletlerini kurmalarından söz edilirken, diğer yandan bu süreçte Kürtlerin politik bir güç olarak ortaya çıkmalarını engellemek için her türlü yönteme başvurmaktan geri kalınmıyordu.

1921’e gelindiğinde yönetim, kendisini 1919’da olduğundan daha az uluslar arası baskı altında hissettiyordu. Mustafa Kemal, Anadolu ve Kürdistan’a gelmesinden kısa bir sonra buradaki tüm muhalefet odaklarını kontrol altına almayı başardı. Erzurum Kongresi’nde önde gelen Kürt feodal-dinsel liderleriyle bazı Kürt kökenli aydınların desteğini almayı başaran Mustafa Kemal, bu yerel güçlere Millet Meclisi’nde temsil olanağı sağlayarak, onların aracılığıyla Kürdistan’da inisiyatifi ele geçirdi. Uluslar arsı ilişkiler de artık eskisi kadar olumsuz sayılmazdı: Sovyetlerin sağladığı koşulsuz maddi ve manevi destek sayesinde batılı güçler Kemalist Ankara yönetimini hesaba katmak zorundaydı. Diğer yandan işgalci güçler, gerek kendi içlerindeki çıkar çatışmaları, gerek Sovyetlerin uluslararası ilişkilerde yol açtığı altüst oluşlar, gerekse Anadolu ve Kürdistan’daki kıpırdanmalar nedeniyle kendilerini eskisi kadar güçlü hissetmiyorlardı. Kemalistler her şeye rağmen İngiltere’nin başını çektiği uluslararası güçlere oldukça önem veriyor ve anlaşmazlıkları onlarla uzlaşarak çözmek istiyordu. İhtiyatı elden bırakmayan Kemalistler, her konuda olduğu gibi, Kürt meselesi konusunda da köklü geri adımlar atmaktan uzak duruyorlardı. Ankara yönetimi Sevr’i kabul etmemişti, ama bu antlaşma henüz yürürlükteydi. Bu nedenle de bu belirsiz iç ve dış politik koşullar altında yürürlüğe konan 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu ile Erzurum ve Sivas Kongreleri bildirileriyle Amasya Protokolü ve Misakı Milli’de tarif edilen federatif devlet projesinin yerine, vilayet ve nahiyelerin yerel yönetimi ile bunun üstünde “umumi müfettişlik” adı altında merkeze sıkı sıkıya bağlı bölgesel bir özerklik biçiminde ifadesini bulan daha geri bir çözüm ikame etmekle yetinildi.

1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’na göre vilayet, kaza ve nahiye’den oluşan idari örgütlenme sisteminde, vilayet ve nahiyeye yerel yönetim hakkı tanınıyordu. Bu Kanunu’na göre “yerel işlerde manevi şahsiyete ve özerkliğe sahip” olan vilayet, “dış ve iç siyaset, şer’i, adli ve askeri işler, uluslararası ekonomik ilişkiler ve hükümetin genel önerisiyle birden fazla vilayeti ilgilendiren hususlar ayrık olmak üzere; Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılacak kanunlar gereğince Vakıflar, Üniversiteler, Milli Eğitim, Sağlık, Ekonomi, Ziraat, Bayındırlık, Sosyal Yardımlaşma, işlerin düzenlemesi ve yönetilmesi, kurulacak olan vilayet meclislerinin yetkisi içinde” ( mad. 11) olacak; İdari ve güvenlikle ilgili bir idari birim sayılan kazalar vilayetlere tanınan bu statünün dışında kalacaktı (mad. 15). 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda “Özel yaşamında özerkliğe sahip bir manevi şahsiyet” (mad.16) olarak kabul edilen nahiyelerin ise, bir meclisi ve bir yönetim kurulu ve bir de müdürü” olacaktı (mad. 17.). Nahiye meclisi, nahiye halkınca doğrudan doğruya seçilen üyelerden oluşacak (mad. 18.), “Yönetim kurulu ve nahiye müdürü ise nahiye meclisi tarafından belirlenecekti (mad.). Nahiye meclisi ve yönetim kurulu; idari, iktisadi ve mali yetkilere sahip olup, bu yetkilerin derecesi özel kanunlarla düzenlenmesi öngörülüyordu (mad. 20). “Nahiye bir veya birkaç köyden oluşacağı gibi bir kasaba da bir nahiye” sayılıyordu (mad. 21).

1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda Vilayet, Kaza ve Nahiye’den oluşan idari birimlerin dışında “umumi müfettişlik” adı altında bir bölgesel idari sisteme de yer verilmiştir (Mad 22). Söz konusu kanun maddesinde vilayetler “ekonomik ve toplumsal ilişkileri itibariyle birleştirilerek umumi müfettişlik birlikleri oluşturulur”(1) demektedir. Bu bölgelerde “genel olarak güvenliğin sağlanması, kamu işlemlerinin denetlenmesi, umumi müfettişlik bölgesindeki vilayetlerin ortak işlerinde uyumun düzenlenmesi görevleri umumi müfettişlere veriliyordu. Umumi müfettişlerin devletin genel görevleriyle bölgesel yönetimlere ait kararları sürekli denetleme yetkisine sahipti(mad. 23).

Mustafa Kemal’in Millet Meclisi Vekiller Heyeti adına Meclis Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal’in Kürdistan’da “bölgesel yönetim”in kurulması için gerekli hazırlıkların yapılması için El-Cezire Cephesi Kumandanlığı’na gönderdiği “talimat”tan, yönetimin, 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu ile öngörülen Kürtlere bölgesel özerklik verilmesi konusundaki düzenlemenin hayata geçirilmesi için bazı adımlar attığı anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal’in vekiller heyeti adına El-cezire Cephesi Kumandanı Nihat Paşa’ya Kürdistan’da bölgesel özerklik çalışmasını başlatması doğrultusundaki bu talimatı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun 22. maddesinin tanıdığı yetkiye dayanıyordu.

Talimat’ta göze çarpan ilk özellik, Kürt meselesinin toprak esasına dayalı olarak özerklik temelinde ele alınmasıdır. Talimat’ın birinci bendinde, 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda olduğu gibi, ikili bir özerklik sistemi söz konusu edilmektedir: Birincisi, aşamalı olarak tüm ülkede vilayetler ve nahiyeler temelinde uygulanacak “yerel yönetim” hakkı; ikincisi, Kürdistan’da uygulanacak “bölgesel özerklik”. Vilayetler ve nahiyeler düzeyinde uygulanacak yerel özerkliğin “iç siyasetin gereği olarak” benimsendiği belirtilirken, “Kürdistan”a tanınacak bölgesel özerkliğin, “hem iç hem de dış siyaset gereği” olarak benimsendiği belirtilmektedir.

Talimat’ın 2. bendinde milletlerin kaderlerini tayin etmesi hakkının evrensel olarak kabul edildiğini, bu nedenle de bu ilkeyi kendilerinin de benimsediklerini belirten “M. Kemal, Cumhuriyet’in ilanından sonra yürürlüğe koyduğu politikadan farklı bir yaklaşımla, batı dünyasının ulaştığı demokrasi ve hukuk anlayışına uygun bir yaklaşımı dile getiriyordu. Milletlerin kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkının gereği olarak Kürtlerin, ayrı mı birlikte mi yaşamaktan yana olduklarına karar vermeleri için, referandum yapılacağını belirten M. Kemal, Kürtlerin serbest iradeleriyle birlikte yaşamayı tercih etmeleri için, Kürdistan’da referandum yapılıncaya kadar yerel yönetim örgütlenmesinin tamamlanmasını ve böylece yöresel liderlerin ve nüfuzlu kimselerin desteğinin alınması için çaba gösterilmesi gerektiği belirtmekte; referanduma gidildiğinde halkın, kaderlerini belirleme hakkına zaten sahip olduğunu söyleyerek, bu nedenle de Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetimi altında yaşamayı tercih edeceklerini dile getirmektedir.

Talimat’ta, Kürdistan’ın iç politikasının el-Cezire Cephesi Kumandanlığı tarafından oluşturulacağı ve yönetileceği ifade edildikten sonra, Cephe Kumandanlığı’nın bu konularda Büyük Millet Meclisi ile ilişki kuracağı ve vilayetler tarafından izlenecek yolu düzenleyip oluşturacağından, idari yöneticilerin bu konularda başvuracakları makamın Cephe Kumandanlığı olduğu belirtildikten sonra “talimat”ın beşinci bendinde El-Cezire Cephe Kumandanlığı’nın, “idari, adli veya mali değişiklikler ve iyileştirmelere gerek gördükçe, bunun uygulanmasını hükümete önerir” denmektedir.

Talimat’tan açıkça anlaşıldığı gibi yönetim, vilayetlere ve nahiyelere tanıdığı demokratik işleyiş hakkını, Umumi Müfettişlik adı altında Kürdistan’da oluşturulacak özel “özerk” yapıdan esirgemekte ve onun, yetkilerini halktan almayan ve merkezi otoriteye bağlı, geniş yetkilerle donatılmış bir asker tarafından sıkıyönetim ya da günümüzdeki Olağanüstü Hal Bölgesi statüsünde yönetilmesini öngörüyordu.

Mustafa Kemal’in Kürdistan meselesi konusunda bu “duyarlı” yaklaşımının temelinde, Kürtlerin İngiliz ve Fransızlarla işbirliği yaparak ayrılıp bağımsız devlet kurma korkusu olduğu kuşkusuzdur. Mustafa Kemal bu korkusunu El-Cezire Cephe Kumandanlığı’na yazdığı “Talimat”ta açıkça dile getirmektedir. Talimat’ın 4. bendindeki, “Kürdistan’da Kürtlerin Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizlere karşı düşmanlığını, silahlı çatışma ile düzeltilmesi mümkün olmayacak boyutlara vardırmak ve yabancılarla Kürtlerin antlaşmalarına engel olmak” gerektiği sözleri ile Kürtler hakkındaki gerçek niyetini açığa vuruyordu. Kürt liderleri Aralarındaki ciddi ihtilaflarına rağmen Mütareke döneminde İngiliz ve Frasızlarla küçük bir silahlı çatışmaya girmekten dahi özellikle kaçınan M. Kemal, gizliden gizliye dönemin sözde Kürt liderleri Mahmut Berzenci’yi ve Simko’nun eline silah vererek İngilizlere saldırtmasının altında bu sinsi politikanın yattığını şimdi anlıyoruz.

İzmit Kasrı’nda Türk gazetecileriyle yaptığı “mulakat”ta Ahmet Emin Yalman’ın Kürtlerin statüsünün ne olacağı sorusuna verdiği cevapta Mustafa Kemal, M. Kemal’in el-Cezire Cephe Kumandanı’na gönderdiği Talimat’tan farklı bir proje ortaya koyuyordu.

Mustafa Kemal, el-Cezire Cephesi Kumandanı Nihat Paşa’ya gönderdiği Talimat’ta, Kürdistan için kısıtlı da olsa özerk bir statüden söz ederken, İzmit Kasrı konuşmasında, Kürtlerin bölgesel bir yoğunluk oluşturmadıkları gerekçesiyle, Kürt meselesinin bölgesel temelde değil, vilayetlere tanınacak özerklik çerçevesinde çözüme kavuşturulacağı belirtilmektedir.

El-Cezire Cephesi Kumandanlığı’na gönderilen “talimat”ta belirtildiği gibi yönetim, Kürt meselesi konusundaki politikasını, uluslararası gelişmelere göre belirliyordu. İmparatorluğun tasfiyesinin söz konusu olduğu koşullarda Kürtlere karşı alabildiğince tavizkar bir tutum izleyen Türk yönetimi, uluslararası ilişkilerde iyileşmeler söz konusu oldukça geri adımlar atarak, Kürt meselesinde daha sınırlı çözümlerden söz etmeye başladı. Mustafa Kemal’in “talimatı” gönderdiği tarihle, İzmit’te gazetecilerle yaptığı konuşma arasında altı ay gibi kısa bir zaman geçmişti ama, bu arada uluslararası ilişkilerde oldukça önemli gelişmeler yaşanmıştı. Bu dönemde Ankara yönetimin Osmanlı Devleti’nin tek temsilcisi olarak Lozan Barış Konferansı’na (21 Kasım 1922) çağrılması uluslararası ilişkiler bakımından oldukça önemli bir gelişmeydi. Bilindiği gibi konferans açılır açılmaz ilk olarak Kürt meselesi masaya getirilmiş ve yapılan gizli görüşmeler sonucunda Türk tarafının Musul konusunda taviz vermesi karşılığında Kürt meselesinin konferansın kapsamı dışına çıkarılmıştı. Kürt meselesi konusunda içerde başından itibaren inisiyatifi elinde bulunduran Türk yönetimi için bu fazla endişe edilecek bir durum yoktu. Sütten ağzı yanan Türk yönetimi yine de yoğurdu üfleyerek yiyor, Kürt meselesi konusunda tam bir mutabakata varılmadan, Kürtlere yapılan taahhütleri bütünüyle geri almanın ihtiyatsız bir tutum olacağını biliyordu.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, “özerklikçi” fikirlerini ilk olarak, “Halkçılık Programı”nda ortaya koymuşlardı. Halkçılık Programı’nda bu konuya ayrı bir yer verilerek, vilayetlerin “yerel işlerde manevi şahsiyet ve tam özerkliğe sahip” oldukları savunuluyordu. Bu programda, vilayet meclisi üyelerinin, “beşbin kişiye bir üye olmak üzere genel oyla vilayet halkı tarafından seçilecek üyelerden oluşması” ilkesi kabul edilerek, vilayet halkına “tam özerklik” verilmesi benimsenmişti. Halkçılık Programı’nın daha sonra Teşkilatı Esasiye Kanunu’na dönüştürülmesi ile ilgili kurulan özel komisyonda da bu yaklaşım aynen benimsendi. Meclis’te yapılan görüşmelerde, “tam özerklik” sözünden rahatsızlık duyan muhalefete Mustafa Kemal şu sözlerle cevap veriyordu: “Türkiye halkı etnik olarak, dinsel olarak ve kültür olarak birleşmiş, birbirlerine karşılıklı saygı ve fedekarlık duygularıyla dolu, kaderleri ve çıkarları ortak olan bir sosyal topluluktur. Bu toplulukta etnik haklara, toplumsal haklara ve bölgesel koşullara saygı, iç siyasetimizin esas noktalarındandır. İç idari yapımızda bu esas noktanın, halk yönetiminin anlamına yaraşır gelişme düzeyine vardırılması siyasetimizin gereklerindendir.” Mustafa Kemal’in bu açıklaması, Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun bu düzenlemesini önerildiği biçimde meclisten geçirmesi için yeterli olmamış, “tam özerklik”in “tam”ının metinden çıkarılmasını kabul etmek zorunda kalmıştı.[9]

Mustafa Kemal Paşa, meclisin ikinci toplantı yılını açarken (1 Mart 1921), yaptığı konuşmada devletin yeniden yapılandırılması konusunda Misakı Milli ve 1921 Teşilatı Esasiye Kanunu ile benimsenen “özerklik” esasının yeni İdarei Vilayet Kanunu ile birlikte uygulamaya konmasıyla, ülkenin iç gelişme koşullarının oluşacağını ifade ediyordu. Mustafa Kemal Meclis’in üçüncü toplantı yılını açarken (1 Mart 1922) yaptığı açılış konuşmasında,”Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin iç idare ve siyasette prensibinin Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun birinci ve Misakı Milli’nin birinci ve beşinci maddelerinde gösterilen ilkeler olduğunu, “yönetim biçiminin” bağsız, koşulsuz egemenliğine sahip olan halkın kaderini bizzat ve bilfiil belirlemesi esasına dayandığını” söyleyerek, “özerklik” sisteminin uygulamaya konması için Müfettişi Umumilik Kanun Lahiyası ile İdarei Hususiyei Vilayet ve İdarei Nevahi (nahiyeler) Kanun Lahiyası adlı kanun tasarılarının meclise sunulduğunu belirttikten sonra meclisteki konuşmasını, devletin yeniden yapılandırılması konusundaki “özerklikçi” görüşlerini vurgulayarak şu sözlerle devam ettirir:

(…) Efendiler! Türkiye halkı ırken veya dinen ve harsen, birlik halinde, biri birine karşı karşılıklı saygı ve fedekarlık duygularıyla dolu ve kaderleri ve çıkarları ortak olan bir sosyal topluluktur. Bu toplulukta etnik haklar, toplumsal haklar ve yöresel koşullara saygı, iç siyasetimizin esas noktalarındandır. İç idari teşkilatımızın bu esas noktanın, halk idaresinin en kapsamlı anlamda layık olduğu gelişme düzeyine ulaştırılması siyasetimizin gereğidir.[10]

Türklerin ve Kürtlerin Misakı Milli’si, Türklerin Misakı Milli’si Oluyor

Her şeyin bir bedeli vardı. Çok istedikleri Kürdistan’ın bir parçası olan Musul’u ingilizlere vererek, onları Kürdistan’ın geriye kalan toprakları üzerinde kurulması düşünülen Ermenistan ve Kürdistan projelerinden vazgeçirmeyi başaran Kemalistlerin, Mütareke döneminde Kürtlere verdikleri sözleri unutmaları zor olmadı. Ortada buna itiraz edecek bir Kürt muhalefeti de bırakılmamıştı.

Türk milletçiliğinin yeniden sahneye çıkışının başlangıcıdır. Türk yönetimi Lozan’da aldığı uluslararası destekle, Mütareke döneminin anayasal belgeleri ile benimsenen devlet ve millet anlayışından vazgeçerek ırkçı Türk milliyetçiliğini yeniden devletin resmi ideolojisi olarak yürürlüğe koydu.

(1) Kürdistan Teali Cemiyeti’nin yöneticilerinden Mehmet Şükrü Sekban Kahire’den Diyarbekir Mebusu Zülfü Bey vasıtasıyla Türk yöneticilerine, Kürt meselesinin çözülmesi için gönderdiği mektupta, 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun 22. maddesini aktarırken zikredilen bir sözcüğün, anayasanın elimizdeki latin harflerine çevrilen metninde yer almadığını tespit ettik. Mehmet Şükrü Sekban’ın mektubunda Anayasa’nın bu maddesinde, “umumi müfettişlik”lerin kurulmasında yukarıda belirttiğimiz “ekonomik” ve “toplumsal” koşulların yanında “dil” koşulundan da sözedilmektedir. Söz konusu mektupta 1922 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun 22. maddesiyle ilgili sözler aynen şöyledir: “Misakı Milli gayrı Türk bir camianın vücudundan bizi haberdar ediyor. Bu camianın şeraiti ictimaiyesi ayrı. O halde Teşkilatı Esasiye Kanunnamesi’nin 22. maddesine müracaat ile; ‘aralarındaki münasabatı iktisadiye ve ictimaiye ve lisaniyeye nazaran vilayetleri birleştirerek Müfettişi Umumilik mıntıkaları ihdas’ edilir. Mesele basit. Ekseriyetle Kürtlerin sakin oldukları havaliyi 22. maddenin tarifatı vechile birleştirelim, Müfettişi Umumilik ihdas edelim.[11]

1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun 22. maddesi konusundaki, kanunun elimizdeki Latin harflerine çevrilmiş bulunan metinle, Mehmet Şükrü Sekban’ın “Mektub”u arasındaki farklılığın nereden kaynaklandığını tespit etmek için metnin aslına ulaşma çabamız fayda sağlamadı. 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun ilk metni yer alması gereken Meclis Zabıt Cerideleri’nin aslının mevcut olmadığını tespit ettik. O dönemde henüz Latin Alfabesi kabul edilmediği halde 1921 Teşkilatı Esasiye zabıt ceridelerinin Latin alfabesiyle basılmış olması bu ceridelerin sonradan basıldığını göstermektedir. 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda Lozan Antlaşması’ndan sonra yapılan değişiklik metninde “lisaniye” sözcüğünün Anayasa metninden çıkarıldığına dair bir değişiklik kaydına rastlamadık. Bu durumda iki ihtimalden sözedilebilir: Birincisi Anayasa’nın bu maddesinin meclisin gizli bir görüşmesinde değişikliğe uğradığı; ikincisi kanunun orijinal metninin dilinin sadeleştirilmesi adı altında içeriğinde değişiklik yapıldığı.

Serbestî, Sayı: 1

[1] İsmet İnönü, Hatıralar. 2. Kitap, Bilgi Yayınları, sh. 202, 1987, Birinci baskı, İstanbul.

[2] 28 Aralık 1919, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. II. s. 12.

[3] 24 Nisan 1920. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. I. cilt, II. baskı, s. 30.

[4] 1 Mayıs 1920, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I. cilt, 2. baskı, s. 7374.

[5] 3 Temmuz 1920, TBMM Gizli Celse Zabıtları, I. s. 73.

[6] 1 Mart 1922, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I. cilt, 2. baskı, s. 221.

[7] Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal. 22 Temmuz 1922 TBMM Gizli Celse Zabıtları, c: 3, sh: 551, İşbankası Kültür Yayınları.

[8] 1617 Ocak 1923, İstanbul Gazetecileri’yle İzmit Kasrı Görüşmesi, Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları [1923]. Kaynak Yayınları, 1993.

[9] Prof. İhsan GÜNEŞ, İstanbul Hükümeti ve Milli Mücadele, C II, Son Meşrutiyet / 1919-1920, Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, sh. 204, 1. baskı, 1998, Ankara.

[10] Prof. Dr. İhsan GÜNEŞ, Birinci TBMM’nin Düşünce Yapısı 1920-1923, sh.205, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. baskı, Temmuz 1997, Ankara.

[11] AçıkGizli/Resmi Gayrıresmi Kürdoloji Belgeleri, hazırlayan Mehmet Bayrak, Özge Yayınları, 1994, Ankara, sh.37. Kürtler Türkler’den ne istiyorlar, Nafıa Vekili ve Diyarbekir Mebusu Feyzi Beye Doktor Şükrü Mehmet Bey’in Bir Mektubu, Tabı ve Naşiri M.A., Kahire,1923.

Kaynak: www.okcuoglu.wordpress.com
Back to top Go down
 
Kürt­ler ile Türk­lerin Mi­sak-ı Mil­lisi
View previous topic View next topic Back to top 
Page 1 of 1

Permissions in this forum:You cannot reply to topics in this forum
 :: Bixêr û bi Ehla! * Welcome! * Hos Geldiniz! :: Mêjû a Kurdistan | Kürdistan Tarihi-
Jump to: