Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.



 
HomeHome  Latest imagesLatest images  SearchSearch  RegisterRegister  Log in  
Kürd Ulusu'nun Çıkarları; Her Türlü Parti, Kurum, Kuruluş, Örgüt ve Kişilerin Çıkarlarının Üstünde ve Ötesindedir. Her Şey Kürdistan İçin!

 

 Öz Yönetim ve Hendek Hikayeleri!

Go down 
AuthorMessage
Admin

Admin


Mesaj Sayısı : 131
Kayıt tarihi : 2010-01-12

Öz Yönetim ve Hendek Hikayeleri! Empty
PostSubject: Öz Yönetim ve Hendek Hikayeleri!   Öz Yönetim ve Hendek Hikayeleri! Empty20.12.15 18:35

Öz Yönetim ve Hendek Hikayeleri!

Selim Çürükkaya

Benim bu yurtsevere cevabım: "Demokratik özerkliğin" ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz (!) Ama "özerklik" Kürt halkının yüzyıllardır süren mücadelesi için bir adımdır. Dünyanın pek çok yerinde uygulanan bir yönetim biçimidir. Bunun Kürdistan’da uygulanması için, mücadele etmek her Kürt yurtsevrinin birinci görevi olmalıdır.
Ama bizim gündeme getirilen "demokratik özerklik" tartışmalarına katılmamamızın nedenleri başkadır.

Biz kollektif bir hafızaya sahibiz ve bu tartışmayı kimlerin, hangi amaçla halkın gündemine soktuğunu, sonuncunun ne olacağını biliriz! Siz ise ortaya atılan her tartışmaya katılır, onun için çabalar harcarsınız, bir müddet sonra o tartışmayı sizin gündeminize getirenler, konuyu değiştirir, yeni bir gündemi tartışmaya başlarlar ve siz öncesini unutarak, gündeme yeni getirlen konuyu tartışmaya başlarsınız?

Bir önceki konunun akibetinin ne olduğunu, neden bir sonuç alınmadığı sorularını hiç sormazsınız!

Biz öyle değiliz!

Soru sorarız, konuları, kimlerin neden gündemimize soktuklarını, hangi amaçları güttüklerini, neden sonuç almadan gündemi değiştirdiklerini, yılda bir gündemimizle oynayarak bizi neden oyaladıklarını araştırır ve sonuçlar çıkarırız.

Hafızanızı şöyle bir yoklarsanız, en azında yirmi yıldan beri hangi konuların gündemimize geldiğini, bu gündemimizin nasıl değiştiğini ve bizleri nasıl oyaladıklarını kolaylıkla hatırlayabilirsiniz.

1989 Yılından başlarsak, neydi o zamanki gündem?

"Bir parça kurtarılmış vatan"

Yani kurtarılmış alanlar yaratma teorisi ve de pratiği. Bir yıl boyunca, Bekaa’ da, Avrupa da, dağlarda, halk arasında bu konu tartışıldı. Gazeteler, dergiler bunu yazdı, eğitim çalışmalarının temel konusu buydu. Avrupa' da bunun için toplantılar yapıldı. Bunun için kampanyalar düzenlenip halktan paralar toplandı. ‘Kurtarılmış alanlar yaratıyoruz’ diye gençler dağlara, ölüme yollandı. Gündemin tek tartışma maddesi buydu. Bu tartışmaya katılmayan, destek vermeyen herkes hain gibi görülüyordu.

Bir senesi dolunca, Takvim yaprakları 1990 nı vurunca, aniden "kurtarılmış alan teorisi" kaldırıldı yerine "Botan Behdinan savaş hükümeti" tezi konuldu.

Kimseler o tarihlerde şunu soramadı:

Ne oldu?

Neden "Bir parça kurtarılmış vatan"dan vaz geçtik?

Neden başarılı olamadık?

Hata kimlerdeydi?

Bir yıl boyunca neden bu konuyu tartıştık?

Bunun için harcanan emeklere, dağa, yollanan gençlere, toplanan milyonlarca paraya ne oldu?

Bunun sonuçlarını tartışmadan, nedenlerini, sonuçlarını öğrenmeden niye başka bir konuya geçiyoruz demedi kimse!.

Bu kez "Botan Behdinan savaş hükümeti" kuracaktık, yüzyıllardır hükümetsiziz ya!

Bu umuda dört elle sarıldık.

Gecemizi gündüzümüze kattık. Olağanüstü çabalar harcadık. Malımızı canımızı verdik, kızımızı eşimizi dağa yolladık.

Bir hükümetimiz olsunda ne olursa olsun dedik. Kahve kahve, sokakak sokak dolandık, Avrupa'da Avusturalya' da yollara döküldük. "Botan Behdinan savaş hükümeti" pankartlarını astık.....

Nihayet bir yılımız doldu. İlk bahar oldu. Bekaa daki Öcalan, konuyu değiştirdi.

Bu kez "Ulusal meclis" kuracaktık. Öyle ya, önce meclis olacak ki; mecliste hükümeti kursun’ "Botan Behdinan savaş hükümeti" dar bir slogandı, Kürtlere ulusal bir hükümet gerekiyordu, bunun yoluda "ulusal meclis" ten geçiyordu.

"Ulusal meclis" için kolları sıvadık. Gece uyumadık, gündüz boş durmadık, seçimlerin nasıl yapılması gerektiği konusunda onlarca toplantı yaptık. Tüzükler programlar yaptık. Meclis toplantıları adını verdiğimiz yüzlerce kitle toplantıları düzenledik. Kitlelerle "ulusal meclis"i tartıştık, Türkiye'de, Avrupa' da, İran, Irak ve Suriye Kürdistan’ında seçim kampanyaları başlattık, Avrupa da seçimler yaptık. Avrupa, Amerika ve Rusya’nın Bürükseldeki büyükelçiliklerini ziyaret ederek kurulmak istenen "ulusal meclis"i anlattık. "Ulusal meclis"ten bir heyetle Avrupa parlamentosu başkanını ziyaret ettik. Meclis kuruluyor diye kurbanlar kestik,. Adaklar adadık. Gençleri, yaşlıları kadınları seferber ettik....

Bu çalışma tam iki yılımızı aldı. Başka bir baharda yani 1993 ilkbaharında Şam' da Abdullah Öcalan bir grup ulusal meclis milletvekiline karşı "Aman ha, aman, bu ulusal meclisten bundan sonra kimse söz etmesin, bu Suriyeliler çok karşıdırlar, başımıza iş açarsınız!" demiş, ardından beni tutuklatmış, meclisi fesh etmiş, diğer arkadaşlarımı kuşa kurda yem etmişti.

Kimse "ulusal meclis"in akibetini de soramadı!

Niye kurulmak istendi, neden kurulmadı ulusal meclis?

Kim veya kimler engelledi?

Neden bu kadar çaba harcadık?

Gazetelere niye bu kadar çok demeç verdik?

Yüzlerce toplantıyı ne için yaptık?

O kadar yalanı neden attık?

Yüzlerce insanı 'Ulusal meclis üyesidir' diye neden toplayıp güney Kürdistan' a yolladık?

Meclis Öcalan'ın emriyle dağıtılınca, meclisin adaylarını Türkiye' ye, ölüme ve tutuklamaya neden yolladık?

Suriye neden "Ulusal Meclis"i istemiyordu?

Turgut Özal Mam Celal' i neden Öcalan' ın yanına yollamıştı?

İkisi görüştükten sonra "Ulusal meclis neden" fesh edilmişti?

Bu soruları soranlar neden ihanetten yargılanıyordu?

"Ulusal meclis" in cenazesi daha kaldırılmadan ortaya yeni bir slogan atılmış, büttün dikkatler oraya çekilmişti.

Bu kez "ulusal cephe" kurulacaktı. "Ulusal meclis" dardı, diğer Kürt hareketleri içinde yoktu, önce ulusal cephe kurulmalı, ardından bu ulusal cephe ulusal meclisi kurmalıydı. Kürt kitleleri bu mantıklı gerekçeyi yutmaya hazırdı.

Aniden PSK nin lideri Kemal Burkay, Türkiye KDP sinin lideri Hemreş Reşo, Rızgarinin Liderlerinden Ruşen Aslan, Dep' in lideri Ahmet Türk Bekaa vadisine çağrıldı. Bir Kürt cephesinin kurulduğuna dair Dünya komuoyuna açıklamalar yapıldı.

Protokoller imzalandı. Bu kez bunun çalışmaları başladı, Türkiye' de, Kürdistan'da Avrupa' da, dağda, ovada harıl harıl ulusal cephe üzerine konuşmalar yapıldı, nihayet birleşemeyen, bir araya gelemeyen Kürtler, bir araya gelmişti! Artık kurtuluş yakındı! Öyle düşünülüyordu, Ulusal cephe yakında ulusal bir meclis kuracak, o meclis ile güney meclisi itifak yapacak Kürtlerin makus talihini yenecekti.

Bu çalışmanın ömrüde bir yıl kadar sürmedi, Ulusal cephe dağıtıldı mı, dağıldı mı kimse bilmedi!

Öcalan Türkiye’deki legal alan çalışmalarını yapan, orada aranır duruma düştükleri için Avrupaya gelen beş kişiyi Şam ‘a çağırdı. ( Bunlardan Biri Yaşar kaya dır) "Bana karşı savaşı tırmandırırsanız, kıçınıza bir tekme vururum nasıl döneceğinizi bilmezsiniz, şimdi gidin, Avrupa' da sürgünde bir Kürt parlementosunu kurun" dedi. Bu kişiler, Avrupa' ya geldi, yıllarca çalıştılar, çabaladılar çok şükür bir "Parlemento!" kurdular.

Şimdi nerede o parlamento, bir esamesi var mı?

Akibeti hakkıda bir bilgisi olan var mı?

O Parlamentonun başkanı nerede?

Parlamentosunun ne olduğunu söyleyebiliyor mu?

O Parlamentoda görev alanlar, bizim Parlamentomuz neden dağıtıldı?

Kim dağıttı, diyebiliyor mu?

Çocuğunu şehit veren, acı çeken, köyünden olan, vatanını terk eden, ne oldu bu parlamentoya, sorusunu kimseye sormaya cesaret edebiliyor mu?

Avrupa' da sürgünde birikmiş, dört parça Kürdistandan çok sayıda Kürt politikacı ve entellektueli vardı. Bunların oyalanması, zamanlarını boş harcamaları ve Öcalan' ın yaptıklarını görmemeleri için bir oyuncağa ihtiyaçları vardı. "Sürgünde Kürt parlementosu" bu oyuncaklardan biriydi.

Yüzlerce Kürt aydın ve politikacısının eline bu oyuncak verildi, adeta "gidin bununla oyalanın" denildi. Onlarda sevinerek onunla oyalandılar. Oyuncakları ellerinden alınınca da küçük çocuklar gibi küstüler!

Ama kitleleri oyalamak için başka oyuncaklara ihtiyaç vardı. Yanılmıyorsam 1997 yılını "final yılı" ilan ettiler. Artık her şey bitecekti, bağımsız Kürdistan ilan edilecek, acılar sona erecek, insanlar ölmeyecek, köyler, ormanlar yakılmayacak, gerillalar zafer kazanmış kahramanlar olarak dağdan inecekti! Kampanyalar bunun için yapıldı, dağlara bunun için binler gönderildi, insanlar kendini aç susuz bıraktı o günü görmek istedi.

Bir müddet sonra tam tersi oldu. Türk Genel Kurmay Başkanlığı: "PKK denetim altında tutulacak noktaya getirildi" yorumları yaptı. Türk bayrağı Cudi dağının tepesine dikildi. Ve Öcalan Şam'dan çıktı, yeni sloganı çok parlaktı:

"Ankara'dan çıktım partileştik, Ortadoğuya çıktım ordulaştık, Avrupaya geldim devletleştik!"

Artık yüz binlerin gündemi buydu.

Yollar bunun için aşıldı, kanlar bunun için döküldü, gençler bunun için kendini yaktı, tartışmalar bunun için yapıldı. Prof ünvanlılar, keçi sakallı aydınlar, televizyon programlarında bu konularda bizi aydınlattı!

Üç dört ay sonra ne oldu?

Gerillalar açlıktan ölürken, istisnasız hepsi beslenememeden dolayı ince zayıf görünürken, iri yarı şişman bir adam, Uçakta, Türk askerlerinin arasında sırtüstü yatmış, gelecekten umudunu kesmiş, korkusuna esir düşmüş haliyle bir dönemin sonu olacak şu cümleleri söylüyordu:

"Benim de anam Türktür, yukarıdakilere söyleyin, devlet için bir hizmet yapmam gerekiyorsa hazırım"

Bu sözlerle birinci perdeyi kapatan Öcalan ve onu oynatan ordu, bizlerin hala uyanmadığını anlayınca ve bizlerin Kemal Sunal' ın Zübük filmindeki halk gibi saf olduğumuzuda kavrayınca, oyunun ikinci perdesini açtılar.

Zübük: "Ey sevgili vatandaşlarım, ben sizin için neler çektim, neler!

Daha ne yapayım?

Bakın sizin için hapislere bile düştüm, bir adada tek başımayım, kuşları bile göremiyorum" diyerek, bizi acındırdı.

Hemen ardından önümüze "Demokratik Cumhuriyet" tezini sürdü. Biz, mal bulmuş mağribi gibi bu tezin de üzerine atıldık.

Öcalan, İmralıdaki mahkeme heyeti karşısında:

"Demokratik cumhuriyetten kastım, bizim oralarda feodalite ve şeyhlik vardır, vatandaş bunların kuludur, bunlar tasfiye olmadan vatandaş cumhurieytin özgür bireyi, cumhuriyet de demokratik olmaz" diyerek kafasındaki cumhuriyeti tarif etmişti.

Ama biz Türk ve Kürt aydıncıkları aylarca yıllarca, bu sözleri cilalayarak, demokratik cumhuriyet üzerine tezler üreterek, insanları tartışmalara çektik. Kürt legal partisi kendi programını ve tüzüğünü değiştirerek "Demokratik cumhuriyet"e göre yeniden şekillendi. Oyunun ikinci Perdesinde artık Kürdistan cumhuriyeti yoktu, Türkiye cumhuriyeti vardı ve biz Kürtler onu demokratikleştirilmesi için ölecektik!

Öcalan, Mustafa Kemal' in: "Sümerlerde Türktür" zırvasından hareketle "Sümer rahip devletinden Demokratik cumhuriyete" zırvasıyla bizi tarihi bir tartışmaya bile çekmek istedi. Tarihten pek anlamayan kitleler ancak üç dört yıl "Demokratik cumhuriyet" masalıyla avutulabildi. Cumhuriyet bir türlü demokratikleşemedi, konuyu değiştirmek gerekiyordu. Yavaş yavaş "demokratik cumhuriyet"ten söz edilemez oldu, kitle boşluk kabul etmezdi, yeni bir konu bulmak gerekiyordu ve bulundu. Yeni bulunan konu çok ilginçti, çoğu kişi ne anlama geldiğini bile bilmiyordu, konuyu duyunca herkes kendini cahil kabul edip konuyu ortaya atanı hemen ululuyordu.

Yeni konunun adı: "Ekolojik toplum"du.

Birde kadın ön plana çıkarılıyordu!.

Alahala "eko!"

Bu ne ula?

"Lo" - "jik"

Bu "lo" bana yabacı değil, ama bu "jik" ne lo?

Biz Ekrem' e ‘Eko’ deriz, bu o olmasın mı?

Kafam karıştı lo, bir Google amcama sorayım, bakalım onun bu konuda bir bilgisi var mı?

Ben Google amacaya sordum, Sayın Ahmet Türk ansiklopediye baktı.

Cümle güdümlü Türk ve Kürt aydınları kitap karıştırıp bu konuda makaleler yazdı.

Ekolojik toplum gerçekten güzeldi, bir uygarlık felsefesiydi!

Ağaçlar dikecektik, küme küme ormanlarımız olacaktı.

Ormanlarımız arasında göllerimiz....

Hayvanları sevecektik, sincaplara karışmayacak, ceylanların şehire inmesine ortam hazırlayacaktık

Birde kadınları özgürleştirecektik, onlara "iştar" gözüyle bakacaktık, hatta Diyarbakır'da bir "İştar tapınağı" (*) bile inşaa edecektik.

İmralıdakiÖcalan Öyle buyurmuştu!

Tartışmalar bu minvalde yapıldı, legal parti bu tartışmaya göre yeniden şekillendi, Almanya'nın ekolojik toplum örgütü "yeşilller partisi" örnek alınarak "eşbaşkan" terimi legal partiye kazandırıldı.....

Kimseler ne oldu demokratik cumhuriyete sorusunu sormadı bile! Lakin bu "ekolojik" işi çok güzeldi.

Zaten ormanlarımız yakılmış, kadınlarımız ezilmiş, hayvanlarımız kesilmişti.

Toplumumuz bu üç konuyu önemsiyordu.

Aradan biraz zaman geçti, ne ağaçlar dikildi, ne kadınlar eziklikten kurtuldu, ne iştar tapınağı inşaa edildi, ne hayvanların sayısı arttı.

En iyisi konuyu değiştirmekti.

Büyük bir ihtimalle İmralıdaki Genaral sormuştur:

"Lan Abdiş, bu ekolojik toplum numaramız artık koku vermeye başladı, hangi konuyu bulalım?"

Öcalan: "Komutanım kunu çok yeterki siz isteyin! İsterseniz şu "Demokratik konfederalizm " konusu gündeme getirelim?.

General "Yerler mi lan?"

Öcalan: "Yerler komutanım, ben malımı bilmezmi yim?"

General: "Haydi at bakalım!."

Öcalan ortaya attı, biz daha ne oldu bizim ekolojik topluma demden bu kez tanıdığımız "demokratik" ile az tanıdığımız "konfederalizm" üzerine atladık. Gerçi ilk birkaç gün konu hakkında fazla bir şeyler bilmediğimiz için sadece basına verdiğimiz demeçlerde ‘ demokratik konferderalizmi savunuyoruz" demekle yetindik. Süre içinde bilinçlendik, kimimiz konfederalizm, sivil toplum örgütlerinin koordine olması ve toplumu yönlendirmesidir dedik, kimimiz Kürtler ile Türkler konfederal bir sistemde birleşsin dedik, kimimiz niye federal değilde, konfederal diye sorduk. Arasındaki farkları araştırdık. Kimimiz Kürtler ile Türklerin konfederasyonu yeterli değil, Ortadoğu devletlerinin konfederasyonunu kuralım tartışması yaptık. Gecemizi gündüzümüzü buna verdik. Bir hayli oyalandık!.

Herşeyin zamanı geçtiği gibi bununda miadı doldu

Şimdi sıra geldi "demokratik özerkliğe" Ve bizim BDP li, tüm bunlardan habersizmiş gibi bana diyor ki:

"Sen niye bu tartışmaya katılmıyorsun?"

Demokratik özerkliği de tartıştılar, bir iki yıl kadar Kürtleri bununla da oyaladılar. Hata Büyük Kürt lideri Aysel Tuğluk Diyarbakır’da demokratik özerkliği kameraların önünde, mikrofonların karşısında ilan etti?

Gerçekten ne oldu Aysel hanımın demokratik özerkliğine?

Onu gören var mı?

Kimseler Aysel hanıma sordu mu, hani bir ara sen Diyarbakır’da Demokratik özerklik ilan etmiştin ne oldu senin özerkliğine?

Bir ara İmralı’daki Öcalan, ben demokratik özerkliği dayatmanız için değil, tartışmanız için ortaya atmıştım dedi.

Kendilerine politikacı diyen, oyuncak kadınlar ile oyuncak erkekler buna da bir şey demediler.

Gündem hızla değişmeli, kimseler bir şey düşünmeden sorular sorulmadan yeni bir konu bulunmalıydı.

Bu yeni konunun önünde de mutlaka ‘demokratik’ kelimesi olmalıydı.

Hiçbir tarafımız demokratik değildi, ama istediğimiz her şeyin başında ‘demokratik’ kelimesi olmalıydı.

Mesla:

Demokratik modernite oyalamanın yeni malzemesi olabilir!

Bir iki yıl bununla kitleleri uyutmak mümkündür, hatta bu tartışma yalınız Kürtler arasında değil dünya çapında yapılmalı ki ciddi bir şey olduğu zannedilsin!

Demokratik kelimesine herkes alışıktır, bu konuda itiraz olmaz!

Ya modernite?

Biz Kürtler ilkeliz ya, moderniteyi tartışarak modern olacağız!

Hatta bu ara KDP nin ilkelliğine karşı bizim moderniteyide dikeriz.

Birde dünya çapında alternatif bir ideoloji haline getiririz!

İnanacak salakları bulmakta zorlanmayız diye düşündüler!

Kürtler bütün bunları tartışırken, bunlar için savaşırken, çalışırken, çabalarken, acı çekerken, hiçbir hak elde etmiyor, yerlerinde sayıyorlardı. Artık kimse soruda sormuyordu. Soru sorma, yargılama çoktan tarihe karışmış inanma çoktan düşünmenin yerini almıştı.

Çok az kişi uyanıyor, onların ya canına kıyılıyor, yada susturuluyordu.

buna rağmen bir yalan sürekli tekrarlanamazdı, zamanı gelince çaktırmadan plakı değişmek gerekiyordu.

Yeni uyutma şarkısının adı:

Demokratik kurtuluştu. Bu kez Kürtlerin çok özlediği şeye sıra gelmişti Kurtuluş!

Hemde demokratik olarak kurtulacaklardı.

Ama bu nasıl izah edilecekti? Orası önemli değildi, Öcalan generallere veya MİT e danışıp atacaktı, Türk solunda kaşarlanmış kişiler, onunda bir teorisini yapacaklardı.

Faşist kurtuluş değil, yani demokratik olarak kurtuluş olacaktı!

Kim buna karşı gelebilirdi ki?

Demokratik Ve kurtuluş!

İşte Kürtlerin iki yılını, yüzlerce gencini ve tonlarca emeğini yiyen iki yeni canavar'

Ondan bir şey çıkmayınca, bir yıl sonra demokratik vatandaşlık!

Demokratik vatandaşlık

Şimdi yeni vardığımız aşam: Öz yönetim ve Hendek!

Bunların başında Demokratik kelimesi yok! Yani demokratik Özyönetim, demokratik hendek!

Vallahi bu tehlikeli, Türk devletine bir zarar vermez ama Kürtleri uyandırabilir sanırım!

Bir arkadaş dün bana neden özyönetim ve hendekler üzerine yazmıyorsun demişti.

Bu gün yazar bir arkadaşım Pazartesi, 29 Kasım 2010 saat 15:38 de www.madiya.net sitesinde yayınlanmış bir yazımı bana yolladı, 'çok enteresan bir yazdır' dedi bende güncelliyerek yeniden yayınlıyorum! Umarım bütün bu anlatımlarımdan sonra neden Öz yönetim ve hendek tartışmasına katıldığım anlaşılır! (*) Millatan önce Mezopotamya' da Gılgamış' ın yaşadığı dönemide İştar tapınağı adıyla bilinen bir tapınak vardı ve genç kızlar, bu tapınakta kendilerini erkeklere sunmak için bir yıl kadar mecburi olarak çalışıyorlardı!

http://www.kurdistan-aktuel.org/kurdistan/oz-yonetim-ve-hendek-hikayeleri-h2696.html
Back to top Go down
https://serxwebun.forumieren.com
 
Öz Yönetim ve Hendek Hikayeleri!
Back to top 
Page 1 of 1

Permissions in this forum:You cannot reply to topics in this forum
 :: Bixêr û bi Ehla! * Welcome! * Hos Geldiniz! :: Mêjû a Kurdistan | Kürdistan Tarihi-
Jump to: