HomeHome  FAQFAQ  SearchSearch  RegisterRegister  Log in  
Kürd Ulusu'nun Çıkarları; Her Türlü Parti, Kurum, Kuruluş, Örgüt ve Kişilerin Çıkarlarının Üstünde ve Ötesindedir. Her Şey Kürdistan İçin!

Share | 
 

 Kürt İşdünyasının Oluşması ve Yapılanma Sorunu

View previous topic View next topic Go down 
AuthorMessage
Jandil

avatar

Mesaj Sayısı : 80
Kayıt tarihi : 2010-01-13

PostSubject: Kürt İşdünyasının Oluşması ve Yapılanma Sorunu   13.01.10 15:57

Kürt İşdünyasının Oluşması ve Yapılanma Sorunu

Yaklaşık 10 yıl önceydi. Kürt olan bazı iş adamları bir araya gelmek, etnik ve ulusal kimliklerine dayalı değerler sistemi üzerinden örgütlenmek istiyorlardı. Hatta ortalıkta “Kürt İşadamları Derneği” lafı sık sık geçiyordu. Kürt zenginleri sürekli bir araya gelerek yükselen Kürt muhalefetine paralel bir biçimde yapılanmayı tartışmaktaydılar. Basın, akademi, kültürel ve siyasal yapılanmalar için gereksinim duyulan örgütlenme ve kurumlaşmalarda Kürt zenginlerini görmek mümkündü. Oldukça da aktif ve istekliydiler

Körfez savaşından sonra Güney Kürdistan’da oluşan statüden etkilenerek güneyi ziyaret eden ve yöneticilerle görüşme yapan iş adamları oldu. Bunlar arasında aynı zamanda politika ile uğraşanlarda vardı. Bazıları Güneyde arazi almayı tasarlarken, bazıları ihracat ve ithalat yapmayı, bazıları da imalat sektöründe yatırım yapmayı tasarlıyordu. Kendi soydaşlarıyla bir araya gelmenin özlemini taşıyarak buradaki iş dünyasını keşfetmeye işbirliği yollarını aramaya çalıştılar. Ortak girişimlerle üretim ve yatırım güçlerini yükseltmeyi ve aynı zamanda bütünleşmeyi umuyorlardı. Gerek Güneydeki oluşum gerekse Kuzeydeki mücadele ulusal bağımsızlık duygusunun güçlenmesine fırsat vermiş ve bu toplumun her kademesini olduğu gibi iş adamlarını da heyecanlandırmıştı. Haliyle bütün kurgu, tasarı ve planlar buna göre yapılmakta, eldeki sermayenin Kürdistan’a yönlendirilmesi hayal edilmekteydi.

Ancak kısa bir süre sonra görüldü ki, başlayan faili meçhul katliamların ilk mağdurları arasında Kürt zenginleri de oldu. Özellikle ekonomik, siyasal ve mesleki bilgisi ve tecrübesi yüksek olup özgürlük mücadelesi hattına giren insanlar namlunun ucundan çıkan kurşunların hedefiydiler. Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Hacı Karay, Medet Serhat, Mehmet Sincar, Vedat Aydın, İkram Mihyaz, Namık Erdoğan gibi binlere varan işadamı, aydın, siyasetçi, bürokrat ve emekçi insanı saymak mümkün. Özellikle özel savaş aygıtı Kürt sermayesinin örgütlenerek bir merkezde yön almasını tehlikeli görmekteydi. Tansu Çiller, Kürt işadamları listesi yayınlayarak ölümle tehdit etti, Türk Basınında Kürt zenginlerinin isimleri ve ekonomik olarak gösterdikleri faaliyetler yayınlandı. Yükselen Kürt özgürlük mücadelesine karşı tavırları ve eğilimleri irdelendi. Konumları, eğilimleri ve güçleri itibariyle sınıflandırılarak yaklaşım belirlendi, Kürdistan’da kredi almak isteyenlerin batı bölgelerindeki varlıklarının teminat gösterilmesi ve sisteme biat etmesine kanaat getirilmesinin ardından yararlandırılmaları ancak mümkün oldu. Yine korucubaşlarına, devlet yanlılarına özelleştirme kapsamında Kürdistan’daki yem, un, şeker, tekstil, süt ve et işletmeleri peşkeş çekildi. Köyleri ve evleri yakılan insanların topraklarına korucular tarafından el koyulmasına göz yumuldu. Öte yandan kimin zenginlik kaynağının ne olduğuna bakılmaksızın ve meclisin çıkardığı kanunlar ve yapılan hukuki düzenlemeleri hiçe saymaksızın devletten yana yer alan herkes kucaklandı.

Uyuşturucu kaçakçılığıyla zenginleştiği rivayet edilen ve devlete yaslanan Halis Toprak’ın memleketi Lice’de mermer fabrikasının açılışı için Demirel ve Bakanlar çıkarma yaptı. ARGK gerillalarına karşı korumayı ise korucular üstlendi. Aynı dönemde Şeyhmus Tatlıcı Diyarbakır’da okullar açtı, benzer biçimde devletle iç içe geçen ilişkilere sahip Kürt zenginlerinin popülist yatırımları oldu. Yine Kürt işadamlarıyla ilgili listelerde ismi yer Alan Sedat Aloğlu İKV (İktisadi Kalkınma Vakfı) Başkanlığı yapıyordu. Vanlı Kürt Yalım Erez Devlet Bakanlıklarında bulundu.

Üstelik bunların gerçekleştirdikleri yatırımlar Türkiye’dekilerle kıyaslandığında devede cüce kaldı. Psikolojik savaşa destek olmaları karşılığında aldıkları teşviklerle Eskişehir’de, İstanbul’da, Kocaeli’nde, Adapazarı’nda, İzmir’de dev yatırımlar yaptılar. Bir dönem şantiyelerine yapılan baskında ele geçen yayınlar yüzünden tehdit edilen Ceylan Holding sahipleri bir süre sonra Mehmet Ağar’la yemek yemeye başladılar. Hikmet Çetin’in eşi mağazalarında istediği kıyafetleri alırken, hesap ödemeden çıkmaktaydı. Buna karşılık Ceylan’lar en büyük usulsüzlüklerin yapıldığı Emlak Bankası konutlarının büyük ihalelerini aldılar. Tatil merkezleri inşa ettiler. Kazakistan’da büyük inşaat yatırımlarına girdiler. Hatta bankacılık, otelcilik işlerine de el attılar. Hızla yükselen Ceylan’lar neredeyse devletin ilk elde tercih ettiği özel bir kuruluşa dönüştü. Aykıl’lar da bir anda Diyarbakır’ın en büyük sanayicileri olmaya başladılar. Hatta TÜSİAD üyesi bile yapıldılar. Türkiye’nin televizyon ve gazetelerinde Kürt sorununa ilişkin konuşmalar yapmaya Kürt hareketini resmi ideolojinin istediği temelde terörize etmeye başladılar. Buna karşılık DİSİAD (Diyarbakır Sanayici ve İşadamları Derneği) kıskaca alındı. Adeta işlevsiz bırakıldı. Başkanı dahil birçok üyesi neredeyse iflas etti.

Haliyle Türkiye koşullarında kendi kimlikleriyle iş yaparak ekonomik faaliyetlerini sürdürme eğiliminde olan Kürt zenginlerinin örgütlenmeleri engellendi; Kürdistan’da Türkiye’de, Avrupa ve Ortadoğu’da yatırım yaparak bir Kürt iş dünyasının oluşmasının önü kesildi. Güney Kürdistan’la yapılan ticaret ve geliştirilen ekonomik ilişkiler devletin ekonomik denetimi altına alındı. Özellikle korucuların veya apolitize edilerek denetim altına alınan bölge sakinlerinin çalıştığı; korucubaşlarının, Türkçü-milliyetçi kadroların oluşturduğu bürokrat, siyasetçi ve iş adamının rantları bölüştüğü bir mekanizma inşa edildi. Böylece Türkiye’de yükselen Kürt siyasal mücadelesinin ekonomik ayağı adeta kesildi. Aynı şekilde Kürt emek cephesi ve orta sınıfları da saldırılardan nasibini aldı. Diyarbakır, Van, Batman gibi kent merkezlerinde ve ilçelerde işyerleri olan ve Türkiye metropollerindeki büyük holdinglerin bayiliklerini yapan yurtsever esnafların bayilik ilişkileri kesildi. Ürün alamadıkları gibi can güvenlikleri tehlikeye girdi ve çoğu işyerlerini satarak veya faaliyetini terk ederek göç etti. Bunların doldurduğu boşluğu ise şimdilerde yükselişe geçen, dengeleri gözeten ya da tamamen egemen güçlere yakın duran kesimlerle dolduruldu. Mevcut olan yurtsever esnaflar ise sinmiş ve sessiz biçimde sadece ekonomik yaşamlarını sürdürmeye çalıştılar.

Bunların dışında mafyatik yöntemler kullanarak kazanç sağlayan, beyaz eşya kaçakçılığı, hayali ihracat, uyuşturucu kaçakçılığı, insan kaçakçılığı yapıp zengin olan büyük bir kitlede söz konusu. Bunların bir bölümü ulusal duygularından dolayı, bir bölümü sistemle bütünleşememekten, bir bölümü PKK’nin askeri ve siyasi gücüne sığınarak rantiye sağlamak veya konumunu güçlendirmek amacındaydı. Yine bunlara ek olarak Kürdistan’da bayiliklerini kaybeden, köyü boşaltılan veya hayvanını satıp eldeki avuçtakini biriktirerek özellikle İstanbul (Aksaray, Laleli, Merter), İzmir, Kocaeli’de tanıdıkları aracılığıyla konumlanabilenler Rusya, Doğu Avrupa ile yapılan bavul ticaretinde pay aldılar. Bunlar öte yandan yerleştikleri yerlerde oteller aldılar. Yapılan mafyatik eylemlere zemin oldukları gibi Rusya ve Doğu Avrupa’dan fuhuş amacıyla gelen kadınların oluşturduğu sektörün İstanbul’da canlanmasına da zemin oldular. Yine uluslar arası mültecilik akımının Türkiye üzerinde yapılan bölümünün merkezi oldu adeta. Çin, Afganistan, Pakistan, İran, Güney Kürdistan ve Arap ülkelerinde gelip Avrupa’ya geçen mültecilerin bir mekanı oldu. Haliyle buralarda oluşan rantın hacmi büyüdü. Bunda bir taraftan Kürtler nemalanırken, öte taraftan Türk milliyetçileri de el attı. Yine polis, esnaf, Kürt, Türk, hatta Rus, Doğu Avrupa mafya guruplarının ilişkileri iç içe geçti. İlişkiler oldukça karmaşık bir hal aldı.

Buradaki Kürtler örgütlenip otorite kuramadıkları gibi ellerinde biriken sermayeyi yasal ve meşru zeminlere taşıyamadılar. Güçler arasında yine geri duruma düştükleri gibi ulusal cepheye de entegre olacak düzeyde kendilerini dönüştüremediler. Dağınık, başının çaresine bakan meşruiyetini yitirmiş, egemenlere bağımlı, onlara verilen rüşvet ya da kirli işlerden elde edilen kazançlardan verilen büyük paylarla yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.

Açıkçası ortada bir sopa ve bir de havuç vardı. Yükselen Kürt özgürlük mücadelesinden yana tavır alanlar can ve mal varlıklarıyla tehdide maruz kalarak kriminalize edilirken, devletten yana tavır alanlar adeta ödüllendiriliyor önleri sınırsızca açılıyordu.

Eğer iktisadi cephede bütün kesimlerin içinde olduğu atılım devam etseydi, yükselen ulusal dalga paralelinde emeğin ve sermayenin dayanışması hem Türkiye ekonomisine ucuz kaynak aktarımını engelleyecek, hem zenginliğin Kürtler elinde yoğunlaşmasını sağlayacak hem de siyasal ve kurumsal yapılar nitelik kazanacaktı. Yine bugün Türkiye’de yükselen kayıtdışı ekonomi, narko ekonomi gibi mafyaya dayalı gayrı meşru üretim ve yaşam söz konusu olmayacaktı. Kürtlerde olduğu gibi Türkiye’de hatta uzandığı noktalar itibariyle Güney Kürdistan, Avrupa ve Rusya’da da ilke, etik ve insanın duyusal özelliklerini taşıyan değerler sisteminin aşınması büyük ölçüde önlenebilecekti. Ki bunun paralelinde kültürel ve sosyal dayanışma yanı sıra iktisadi ve siyasal gelişmede adeta sıçrama yaşanacaktı. İşte kesilen ayağın önemi bundan kaynaklanmaktadır.

Yani günün deyimiyle yükselen oligarşik yapının yarattığı diktatorya, oluşturduğu baskı, şiddet, toplumsal çürüme ortamı yerine en azından daha tutarlı, üretken toplumsal duyarlılıkları yüksek olan bir yaşam alanına fırsat oluşabilecekti.

Örgütlenme İhtiyacı: Gereksinim, Yöntem ve Avantajları

Ancak kesilen ayakla tökezlemesi beklenen Kürtler sakat kalsa da bu yönlü beklentisi olanları birçok cephede boşa çıkardı. Konumuz olan iş dünyası cephesinden bakılırsa özellikle Avrupa’da yaşayan Kürtlerin belli bir ekonomik güce ulaştıkları ve günümüzde örgütlenme arayışında oldukları gözlenmektedir. Bu oligarşik sistemin denetiminden çıkıp kendi ayakları üzerinde daha haysiyetli, tutarlı ve meşru bir ortam yaratmaya fırsattır. Bariz bir örnek olan KARSAZ’ın kuruluşu değerlendirilmesi gereken önemli bir fırsattır. Zaten KARSAZ’a (Kürt İşverenler Birliği) artan ilginin yoğunluğunun nedeni de buradan gelmektedir. Gerçekten KARSAZ’ın üye sayısı her geçen gün katlanarak artmakta ve faaliyet alanlarının yoğunlaşarak gelişim kaydetmesi kaçınılmaz olmaktadır. Eğer toplumun özlemlerine uygun, doğru temelde bir örgütlenmeyi başarırsa kilitlenen birçok kapıyı açarak sıkışmış Kürt üreticilerinin önünü açacaktır.

Böylesi bir örgütlenme gereksiniminin genel ve öznel önemli gerekçeleri vardır.

· Aynı gelenek, kültür ve yaşam biçiminden gelen insanların kendi toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel zeminlerinde bir iş dünyası yaratmanın kolaylığı ve bütünselleşme ihtiyacı

· Üretim ve pazarlama (Avrupa’da etnomarceting) hedeflerinin belirlenmesi, örgütlenmesi ve üretim karakterinin oluşması

· Üretim ve tüketim piyasalarında güç oluşturarak rekabet imkanı kazanma gereksinimi

· Bireysel ekonomik gücün sınırlı etkinliğinden örgütlü ve büyük ölçekli ekonominin sınırsız etkinliğinden yararlanma ihtiyacı

· Ekonomik gücün, siyasal, sosyal, kültürel meşruiyet kazanması, destek görmesi ve maddi gücün yanı sıra maddi olmayan gücün de sağlanması

· Örgütlü gücün sağladığı olanak ve teminat şartlarından yararlanılarak finans, pazarlama, örgütlenme, işgücü, enformasyon ve hammadde temininde avantaj sağlama

· Örgütlü gücün desteği, rekabet gücü, üretim kapasitesi, tüketim alanlarına hitabeti için gerekli araştırma geliştirme olanaklarından yararlanma, yaratılan “marka” veya “marka”ların kabul görmesini sağlama, telif hakkının alınması, yani üretim ve pazarlamanın güvence altına alınması gibi sayılabilecek faktörler başlıcalarıdır

Özellikle bunun benzeri şartlar sayıldığında görülecektir ki Kürt zenginlerinin buna büyük ihtiyaçları var. Şu an işdünyasında bir konumlanma gereksinimi duyan Kürt zenginlerinin geleceklerini doğru belirleyebilmeleri için geçmişten gelen birikimlerinden de yararlanmaları gerekir.

Ne var ki, bu konuda oldukça büyük sıkıntılar söz konusu. Çünkü modern üretim kalıpları içinde Kürt iş dünyasından bahsetmek henüz mümkün değil. Zaten sanayileşme ile beraber Kürtlerin ulusallaşma süreçlerinin tahakküm altına alınması Kürt iş dünyasının oluşmasında büyük engel olmuştur.

Güney Kürdistan’da her ne kadar böylesi bir gelişme görülse de henüz geleneksel zeminde bir yaşam var ve iş dünyası bu ilişkiler üzerinden bir gelişim sürecine girmiştir. Bu da êl yapısından ulus yapısına geçişi oldukça geciktiren ve zorlayan bir süreçtir. Güneydeki bu yapının gelişmesi Arap sermayesinin düştüğü duruma yol açabilir. Yakından incelenirse Arap şeyhleri hem dini lider, hem siyasi iktidarın sahibi, hem de ülkenin tüm ekonomik kaynaklarını kullanan sermayedarlardır. Üstelik bunların her biri aşiret lideriydiler ve neredeyse her aşirete İngilizler eliyle bir devlet kuruldu. Siyasi lider olan şeyhlerin aynı zamanda petrol zenginleri olmalarının Arapların parçalı kalmasında büyük etken olduğu tezi oldukça derin ve reel bir anlamı barındırmaktadır. Örneğin, bugünkü Suud ailesi, Irak’ın kurulmasına öncülük eden Faysal ailesi, İran’da Şah Pehlevi ailesi birer aşirettirler. Şah ve Faysal aileleri devrilse de Suud ailesi gücünü sürdürmektedir. Bunlara karşı direnen güçlerin kaynağı da sınıfa, topluma veya uluslar arası baskılara karşı oluşan örgütlenmelerin direnişinden güç alan kesimler değil. Böylesi güçler pek şans bulamamışlardır. Karşı muhalefette ancak aşiretsel, dinsel ve mezhepsel nedenlere dayanarak örgütlenmektedir.

Aşiretsel, dinsel, mezhepsel güçleri kendinde toplayan bir kişi veya zümrenin halka ne din adına ne toplum adına ne de aşiret adına bir şey getirmediği gibi sömürü haddi daha da artmıştır. Unutulmasın ki, Şah döneminde İran, Faysal döneminde Irak birer yarı sömürge idiler. Suud Ailesinin fonksiyonu Körfez Savaşında ve günümüz Filistin sorununda oynadığı role bakıldığında açıkça gözler önüne serilmektedir. Kuveyt veya Brunei Sultanının adeta tüm ülkenin sahipleri oldukları ve kendileri görkemli zenginliklerinin içindeyken halklarının sınırlı yaşam olanaklarına sahip olmaları bu tarz gelişmenin nereye varacağını açıkça gözler önüne sermektedir. Açıktır ki bunlar halka, ulusal değerlere dayalı bir güç oluşturma ve sürdürme şansına sahip değiller. Aşiretsel, dinsel, mezhepsel değerlere sığınarak toplumsal muhalefeti önleyen bu liderler tekellerinde tuttukları ekonomik zenginlikleri de olası bir iktidar kaybı durumunda güvence altına almak için yurt dışına taşımaktadırlar. Bu yüzden her birinin ülkeleri dışındaki uluslar arası şirketlerle ortaklıkları, yatırımları, saray ve malikaneleri olduğu gibi kendi ülkelerindeki iktidar anlayışları yabancı sermaye güçlerinin anlayış ve amaçlarının devamı ve uzantısı biçimindedir. Nihayetinde Kuveyt’in Katar’ın Brunei’nin, Birleşik Arap Emirliklerinin, Suudi Arabistan’ın hatta Ürdün’ün oynadıkları role bakıldığında dünya kapitalist sistemi içinde yöneticilerinin ve burjuvazisinin ekonomik güçlerini kendi ülkelerinden, yerel üretimlerinden almadıklarını; dünya pazarlarında kendilerine ait bir imalat biçimine, üretim hacmine, pazarlama tekniğine ve markaya sahip olmadıkları açıktır. Bunların bu kadar petrol gelirlerine rağmen hala ülkelerinin fakir olması, halen bir marka yaratmamış olmaları, halen etkili ekonomik faaliyetlere sahip olamamalarının altında yatan nedenler iyi irdelenmelidir. Kuveyt’te, Katar’da, BAE’de Suudi Arabistan’da, Ürdün’de yaşayan yönetimler hangi güce dayalı yaşıyorlar? Kimin için yaşıyorlar? Faydaları kime dokunuyor? Sanırım ABD’nin buralardaki üslerinin fonksiyonu açıklandığında daha iyi anlaşılacaktır. Ya da petrol zengini Arap şeyhlerinin dünya bankalarındaki paraları, batılı yabancı şirketlere hissedar olmaları bağımsız hareket etmelerini, özgün ekonomik faaliyetler yürütmelerini, marka yaratmalarını, dünya ekonomisinde etkili olmalarını sağlayabilir mi?

Öte yandan benzer özelikleri taşıyan fakat yapılanması farklı olan örneklerde var. İngiltere, İspanya, Hollanda, Danimarka gibi kral ve kraliçelerin olduğu ülkelerde de soylular sermaye sahibidir. Hatta İngiltere Kraliçesi örneğinde olduğu gibi bazıları dünyanın sayılı zenginleri arasında yer almaktadır. Ama Arap ülkelerinde yaşananlarla aynı şeyi görmek söz konusu değil. Çünkü bu ülkelerde mevcut olan güçlü burjuvazi otoritelerini sınırlamıştır. Yine işçi sınıfı, sivil toplum örgütleri, kurumsallaşmış devlet yapı ve geleneği bireylerin tahakkümünü yok etmiştir. Benzer biçimde tarihsel geleneği güçlü olan İran’da Şah’ın yıkılmasında büyük rol oynayan orta sınıf esnafının duruşu dikkate değerdir.

Başa dönersek Güney Kürdistan’da yaşanan fiili iktidarın ekonomik güçlerine bakıldığında yurt dışında yaşayan Kürtlerin ailelerine gönderdiği paraların dışında kalan yerel zenginlikler aşiret liderlerinin elindedir. Siyasal iktidarda da pay sahibi olan bu kesimlerin halka dayanarak ulusal özgürlük yolunda yürümeleri pek mümkün değil. Örneğin Barzani ailesinin hem Türkiye ile hem de Irak’taki Saddam yönetimiyle ortak ekonomik girişimleri var. Güneyin Pazar potansiyeli yanı sıra petrol ticareti ve gümrük gelirleri bu güçler eliyle piyasalara girmekte, kazançlar da bölüşülmektedir. Zana Nıştimani’nin bildirdiğine göre Talabani Londra’dan oğulları Corge ve Pavel adına iki malikane alırken, Dukan, Karaçolan, Koysıncak, Süleymaniye’de benzer malikaneler inşa etmiştir. Yine Neçirvan Barzani PDK yetkilileri Arif Teyfuri aracılığıyla Avrupa’ya göndermek istediği 126 milyon dolara Türkiye el koymuştur (Y.Gündem, sayı:54) Şimdi ekonomik olarak bu şartlara sahip Barzani’nin veya Talabani’ni Saddam’a karşı Kürdistan’ın bağımsızlığı için duruşu ne kadar net olabilir. Ya da Türkiye’nin Güneyde askeri güç, istihbarat birimleri bulundurmasına nasıl hayır diyebilir. Bırakınız bunu Kürtlerin para karşılığı Türkmen kimliği almalarını teşvik ettiler ve şimdi Türkiye buna dayanarak Kerkük ve Musul üzerine hak iddia etmekte, Kürdistan halkı lehine olası gelişmeleri önlemeye çalışmaktadır.

Aynı zamanda bunlarla ekonomik ilişkileri olan Korucubaşları da dikkate alınmalıdır. Aşiretsel otoriteye dayanan korucu örgütlenmesiyle oluşan askeri güç bir çok devletin askeri kuvvetini aşmaktadır. Ama bu güç Kürdistan’ın bağımsızlığı için değil yeniden ve tekrar tekrar işgal, istila ve yağması için çalışmaktadır. Aşiretsel otoriteye dayanarak askeri güç oluşturan korucubaşları aynı zamanda büyük bir ekonomik güce de sahiptirler. Susurluk sanığı Sedat Edip Bucak, Beşir Tatar, Tahir Adıyaman ve diğerlerine bakıldığında bunlar aşiret lideri, milletvekili, belediye başkanı, askeri lider ve iş adamıdırlar. Oligarşik yapının tipik örnekleri olarak bütün güç kaynaklarını kendileri için kullanmaktadırlar. Ama güç kaynağının öteki tarafını tutan önderlik ettikleri halk değil egemenlerdir.

Peki bu örnekler söz konusuyken Kürt işverenleri ne yapabilir? nasıl bir rol oynayabilir? Nereye doğru bir dönüşüme girebilir? Bu ve benzeri sorular hemen karşımıza çıkmaktadır.

Bu soruların bir cevabına ulaşabilmek için Kürtlerin zenginlik kaynaklarına bakmak bize bazı ipuçları verebilir kanısındayım.

· Tarihsel geçmişi oldukça uzun bir döneme sahip olan toprak mülkiyetine dayalı zenginlik.

· Aynı tarihsel özelliklere sahip hayvancılığa dayalı zenginlik

· Çerçiçilik, egemen devletlerin satışını sınırladığı ürünlerin pazarlamasını yapan kaçakçılık ve her türlü ticaretle sağlanan zenginlik

· Egemen devletlerin politik gücüne dayanarak kredi ve teşvik alınmasıyla sağlanan zenginlik

· Uyuşturucu kaçakçılığı, daha önce eşkıya şimdi mafya ve korucu örgütlenmelerine dayalı zenginlik

· İnşaat, tekstil gibi düşük teknolojili, emek yoğun üretime dayalı zenginlik

· Lokantacılık, otelcilik, bakkalcılık, tuhafiyecilik, kamyonculuk, otobüs taşımacılığı, bayilik gibi esnafların oluşturduğu, orta kesimin sunduğu hizmetlerle sağlanan zenginlik

Kürdistan’da oluşan bu tür zenginliğin kaynağı ve günümüze değin uzantısı dünya ekonomisine çeşitli biçimleriyle hızla entegre olmuş durumdadır. Ancak bu entegrasyonda çeşitli sıkıntılar var. Yukarıda Türkiye örneğinde verildiği gibi Avrupa’da da ilgili ülkelerin ekonomik sistemi içinde ve o ülkedeki güçlere dayalı bir biçimde gelişmiştir entegrasyon.

Yine küçük veya orta ölçekli olup sınırlıdır. Özellikle Avrupa’da hizmetler sektöründe yoğunlaşma var ve buralarda bireysel faaliyetler söz konusu. Bir veya birkaç aile bireyinin birlikte çalıştığı yanında da kaçak işgücünün istihdam edildiği bir üretim biçimiyle karşı karşıyayız. Belli bir ekonomik güce ulaşanların ise kendi dinamikleriyle belirleyici bir düzeyde ekonomiye entegre olmalarından ziyade ilgili sektörel yapı içerisinde zincirin bir halkası biçiminde entegre oldukları görülüyor.

Avrupa’da ekonomik faaliyet gösteren işverenlerin göze çarpan birbaşka özelliği de bulundukları kuşak itibariyle henüz etkinliklerini sağlayacak uygun donanıma sahip olmadıklarıdır. Eğitimleriyle, bilgi birikimleriyle, stratejileriyle bir kültür ya da bir gelenek oluşturdukları söylenemez. Gerçi bunun oluşması için aynı zamanda bir Kürt iş dünyası da şarttır. Ama içinde bulunulan ülkelerde de henüz bu düzeyde büyük ölçekli üretim yapan ve Kürdistani değerlere sahip çıkan girişimci sayısı oldukça sınırlıdır. Hatta Kürtlerin büyük bölümünün buralarda kayıt dışı ekonomik faaliyetler sürdürmeleri böylesi bir oluşuma ket vurmaktadır.

Dikkat çekilmesi gereken bir nokta da Avrupa’da kayıt dışı üretim yapan büyük sayıda girişimcinin birikimlerini Türkiye’de turistik bölgelerde veya metropollerde gayrimenkul gibi ölü yatırımlara yönlendirmeleridir ki, düşünüldüğünde bunun eleştiriye tabi tutulacak birçok yönü var. Bu tür bir girişimle birincisi Türkiye’ye döviz girdisi sağlanmakta ve ekonomik sıkıntılarının aşılması ve Kürdistan’daki baskılarını sürdürmesi için kendi elimizle kaynak sunulmuş olunmakta. İkincisi Türkiye’de gayrimenkul fiyatlarını hiç yoktan şişirmekte ve burada oluşan patronaj ilişkileriyle Türkiye’deki belediyeler, kamu kuruluşları büyük kazançlar elde etmekte. Üçüncüsü oluşan Kürt sermayesi Türkiye’nin batı bölgelerinde kalınca istihdam alanlarının buralarda oluşmasına fırsat vermektedir. Ancak bunun Kürt bölgelerine faydası yoktur. Dördüncüsü ekonomik ve siyasal nedenlerle de olsa Avrupa’daki ve Kürdistan’daki zenginler Türkiye’nin batı bölgelerinde kümelenerek yerleşmekte ve yatırımlar yapmaktadırlar. İş ihtiyacı veya akrabalık vesilesiyle yakın akrabalarına gelerek yerleşmektedirler. Böylece oluşan kümelenmeler nedeniyle zenginlerimizin ülkemizden batıya doğru nüfus göçünü teşvik etmede rol oynadıklarını belirtebiliriz. Beşincisi Kürdistan’a gelmeyen yatırım nedeniyle, değer kazanacak bir çok kaynak değerlendirilememekte ve fakirlik kısır döngüsü içinde kalan bir yapı sürmektedir. Altıncısı Avrupa’dan gelen kaynakların önemli bir bölümünün bireysel ve küçük ölçekli olup, üretimden ve istihdam yaratmaktan uzak olduğu gözlenmektedir. Daha çok arazi, arsa, bina, villa gibi serveti stokta tutacak yatırımlara yönelinmektedir. Türkiye’de de olsa Kürdistan’da da olsa bu tarz bir yatırım pek verimli değildir. Oysa örgütlü ve birleştirilmiş bir sermayenin ucuz işgücü ve hammadde sayesinde Diyarbakır, Van, Batman, Muş, Ağrı veya Güney’in muhtelif yerlerinde yapacağı yatırımın getirisi çok yüksek olacaktır.

Yine ortak girişimlerle dünyanın başka bölgelerinde de bu kaynaklar üretime dayalı yatırımlarla daha etkin ve daha verimli kılınabilir. Ölü yatırımın tercihi yerine süreklilik arz eden ve gelir sağlayan bir yatırımın olanaklarını oluşturan yapılanma için gerekli örgütlenmelere gidilmesi kaçınılmaz bir hal alırken, olanların da güçlendirilmesi elzemdir. Örneğin, KARSAZ öncülüğünde oluşan holdinglerden hisse alınabilir, yatırımlarına ortak olunabilir, KARSAZ’ın yönlendirmesi ve bilgilendirmesi çerçevesinde ilişki kurulan uluslar arası finans kuruluşlarına yatırımlar yapılabilir ve bu yöntemler daha da çeşitlendirilip zenginleştirilerek portföy oluşturulabilir. Böylece henüz sınırlı olan kaynakların ölü yatırımlarla değil dinamik ve süreklilik arz eden bir kazanç alanına dönüşmesi sağlanabilir.

Bu sayede Kürt iş dünyasının kalıp değiştirmesi ve yeni bir sürece girmesi de mümkün olabilecektir. Çünkü şu an ilk elde Kürtler arasında yoğun olan yetersiz sermaye, bilgisizlik, örgütsüzlük, girişim vizyonundan yoksunluk, varolanla yetinme, kendini meşru görememe ve kayıt dışı yollarla kazanma alışkanlığı bir kalıp oluşturmuştur. Ki bunun tarihsel arka planı oldukça derindir. Bu türden özellikleri taşıyan bir zengin henüz girişimci özelliği kazanmış da sayılmaz. Kendisine yeni öneriler yapıldığında veya örgütlü yapıya dahil olduğunda ne gibi avantajlara sahip olacağı açıklandığında inanmaz ve yaklaşmaz. Çünkü örgütlü bir yapının ve kendi dinamikleriyle yürüyen kurumsallaşmış bir ekonominin zenginliklerinin korunması için nasıl bir güvence sağlayacağını pek kestiremez. “Eee adam sende. Boşver. Allaha şükür bu da yeter”, “yahu dertsiz başa dert mi alacağım”, “Kardeşim işimin sahibiyim. Elimin uzandığı, gözümün gördüğü bana yeter”, “ya şimdiye kadar başka şeyler isteniyordu. Bu konuda rahattık, şimdi ne isteniyor. Bari bu konuda rahat bırakılsam” gibi söylenebilecek sözler ve bu çerçevede gösterilecek eğilimlerin hemen hepsi dar yaklaşımın ürünüdür. Yukarıda anlatılan, eksikliklerin ürünüdür. Üstelik kolay, toplumun gözünde meşruiyeti olmayan, vicdani, iktisadi, ahlaki ve yasal açıdan kabul görmeyen kazanç biçimleridir. Bu tür kazançların kimseye bir yarar sağlamadığı pekala ispatlanabildiği gibi zararları daha fazladır. Kaçakçılık, uyuşturucu ticareti, mafyatik kazanç, kayıt dışı para, ölü yatırımlar gibi kaynaklardan sağlanan zenginliğin kullanımı da sınırlıdır. Birey, aile, toplum böylesi bir durumda terörize olmaktadır. Böylesi faaliyet gösteren bir ailenin çocuğu ne kadar sağlıklı yetişebilir. Bu zenginlikleri taşıyan bir insanın meşruiyeti ne kadar söz konusu olabilir. üstelik böylesi kimseler bağımsız hareket edemiyor, özgür iradelerine sahip değiller, bir miktar para kazanabilmek, dayanılmaz fakirliklerini aşmak için girdikleri girdaplarda kaybolmaktadırlar adeta. Daha çok aracı, piyon olmanın, birilerine tabi olmanın ötesine geçemiyorlar. Geçemezler de.

Oysa dünya yüzeyinde Kürtler kendi dinamikleriyle ekonomik faaliyetlerini sürdürebilir, tabii olmak yerine belirleyici ve yönlendirici olabilir. Bunun için de Kürt ekonomi güçlerinin artık yer altı dünyasını terk etmesi gerekir. Yer yüzüne çıkmak örgütlenmek, üretmek, pazarlamak ve dünya piyasalarında varlığını meşru zeminlere taşırmak gerekir. Bunun için eldeki hazır kurum ve yapılar etrafında dinamik bir güç oluşturulmalı, şartlara uyumlu hale getirilmeli ve eksikler tamamlanmalıdır. Gerek sektörel bazda gerekse bütünsel olarak stratejiler belirlenmeli, rekabette kazanabilmek için güç oluşturulmalı veya çıkarlarına hitap eden güçlerle işbirliğine gidilmeli. İlgili sektör ve kurumlar kendi ihtiyaçları ölçüsünde araştırma, geliştirme, enformasyon, planlama, örgütleme, üretim, pazarlama, hedefleri belirlemeli. Bunun için uluslar arası piyasalarda lobi faaliyetleri oluşturmalı; verimli işgücü ve hammadde kaynaklarını harekete geçirmenin yollarını geliştirmeli ve marka ve sembollerle ekonomide itibar sağlayacak çıktılar elde etmelidir.

http://www.birdoz.com/index.php?option=com_content&view=article&id=55:kuert-duenyasnn-olumas-ve-yaplanma-sorunu&catid=8:deutsch&Itemid=114
Back to top Go down
 
Kürt İşdünyasının Oluşması ve Yapılanma Sorunu
View previous topic View next topic Back to top 
Page 1 of 1
 Similar topics
-
» Sake (içecek)
» Warrior Yapılandırma Rehberi (Resimli)
» Eski Yaprak Dökümü [ 1967 Yapımı ]
» Laf Koyan Kız
» TARİF ÖĞRETİLİR!

Permissions in this forum:You cannot reply to topics in this forum
 :: Bixêr û bi Ehla! * Welcome! * Hos Geldiniz! :: Aborî | Ekonomi-
Jump to: