HomeHome  FAQFAQ  SearchSearch  RegisterRegister  Log in  
Kürd Ulusu'nun Çıkarları; Her Türlü Parti, Kurum, Kuruluş, Örgüt ve Kişilerin Çıkarlarının Üstünde ve Ötesindedir. Her Şey Kürdistan İçin!

Share | 
 

 ... Ve Yratıcı Emeğe Sanat Denildi ...

Go down 
AuthorMessage
Jandil

avatar

Mesaj Sayısı : 80
Kayıt tarihi : 2010-01-13

PostSubject: ... Ve Yratıcı Emeğe Sanat Denildi ...   13.01.10 22:36

. . . ... Ve Yratıcı Emeğe Sanat Denildi ...

İlk insanın nesnel dünya ile tanışması, onun hakkında bilgi üretmesi ve o bilgileri biriktirmesi gibi konular genel anlamda felsefenin ve bilimin alanına girer. Alanlar arası ilişkileri kavramak açısından, bu bağlamda sanat boyutunu da tartışmanın doğru olacağı kanısındayım. Bir bütün olarak sanatın insanlık tarihinde oynadığı rolden, sanatçının birey olarak nesnel dünyaya yaklaşımına kadar birçok şeyi kapsayacak bir tartışma elbette felsefik, sosyolojik ve psikolojik boyutu da kapsar. Bu, bir yönüyle de sanatın toplumsal anlamda gelişimini incelemek olur diye düşünüyorum. Bütün toplumların tarihi için benzer şeyler söylenebilir. Sanat, öncelikle tanımlanması herkese göre değişen bir kavram olarak karşımıza çıkar. Tarih boyunca hep böyle olmuştur. Bunun nedenlerini ortaya koymak bir bakıma toplumların tarihsel gelişimini inceleme anlamına da gelir. Öyleyse kuru bir sanat tanımı yapmadan önce, insan ve nesne ilişkilerinden yola çıkıp, yine insanın yaratıcılık boyutunun nasıl geliştiğine göz atalım.

Evrenin realitesi, özünde nesnel olandan ibarettir. İnsan da bu yapının bir parçasıdır. Klasik tanımıyla insan düşünen bir varlıktır. O önce çevresinde gördüğü, dokunduğu ve hissettiği her şeyi tanımakla başlamış ve bu güne bütün bunlar konusunda önemli bir bilgi birikimine ulaşmıştır. Günümüzde ulaşılan teknolojik bilgi ve birikim, ister yararlı, isterse zararlı olsun, sonuç olarak insan düşünce ve yaratıcılığının bir ürünüdür. İlk insanın tanımakla sınırlı kaldığı nesnel dünya bugün modern denilen toplumların egemenliğine girmiştir. Her alanda ortaya çıkan olgular, insanın tarihsel gelişiminin bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumların ortaya çıkıp gelişmesinin serüveni ilk insanın ortaya çıkışıyla başlar. İlk insan henüz işaret veya sözcüklere dönüşmemiş çeşitli seslerle anlaştığı dönemlerde bir taşa, bir ağaca, bir hayvana vb. şeylere o günün koşullarına göre baktı ve kendince onlara anlamlar verdi. Bu süreçte kiminden korktu, kimine taptı ve kiminden de yararlandı. Aç kalmamak için avlanmayı, avlamak için öldürücü alet yapmayı yine bu süreçte öğrendi. Sonra yaşamın devamı için yığınlarca gereksinimler ortaya çıktı. Bu gereksinimler dediğimiz şeyler aslında içgüdüsel birtakım reaksiyonların bilince dönüşümünün prototipleridir. İçgüdü doğal olarak bütün canlılarda vardır. Ama her içgüdüsel olguyu bilgiye dönüştürmek sanıyorum sadece insana has bir özelliktir. İçgüdü ile bilincin ayırdına varmak da yine insana has bir durumdur. Bu kısa belirlemelerden sonra tekrar ilk insana dönelim: O, avlanmada kullanmak için taş ve benzeri sert maddelerden alet yapmaya başladı. Güç yetiremediği avından, önce kaçmayı sonra korunmayı öğrendi. Bu arada bazı rastlantısal şeylerden faydalanmayı denedi. Korunmaya elverişli olan bir mağara, bir ağaç kovuğu ya da avı daha etkili biçimde çabuk öldüren keskin aletler gibi şeyleri çok uzun tarihsel bir süreçle birlikte daha iyi tanıdı. Burada derin olarak insanın tarihsel gelişimine girmekten çok, gelmek istediğim asıl nokta: insanın gereksinimleri doğrultusunda nesne veya maddeleri kullanma ve biçimlendirmeye yönelik gelişimidir. İlk insanın taşı yontup biçimlendirmesi, o günkü gereksinimin sonucudur. Sıradan bir taş ile biçimlendirilmiş bir taşın arasındaki farkın, fark edilmesi gelişmenin de bir göstergesidir, taşın işlenip daha keskin alet veya yontulup daha sağlam ve düzgün korunaklar yapılması gibi. Buraya kadar olan dönem insanın avlanıp karnını doyurma ve tehlikelerden korunma sürecidir. Önceki satırlarda yaşamsal gereksinimlerden bahsetmiştim. Bana göre gereksinimlerin çoğu rastlantısal olarak bulunan birçok şeyin süreklileştirilip bilgiye dönüştürülmesidir. Örneğin bir ormana şimşek düştüğü an ağaçların ateşe bürünmesi, ilk insan için yararlı olabilecek en önemli rastlantısal buluştur. O güne kadar belki de soğuğa karşı sınırlı olanaklara sahip olan insan için ateş bir mucize olmuştur. Büyük olasılıkla ateşin süreklileştirilmesi de buna benzer rastlantısal olgulardan edinilen bilgilenmeyle olmuştur. İlk insan, keskin ve sivri bir maddeye basarken ayağının kesildiğini görmeseydi belki de daha etkili ve kesici aletin nasıl olduğunu uzun zaman bilemeyecekti. Buna benzer varsayımlar daha da çoğaltılabilir. Buradan şu anlamı çıkarabiliriz: İnsanlık tarih boyunca bulduğu her olguyu süreklileştirip ondan yararlanma bilincini geliştirme ve onu yeniden üretme yeteneğine sahip olagelmiştir. Bu üretim süreci hızlandıkça gelişmeler sağlandı. Üretimin ortaya çıkışı gereksinimlerle doğrudan bağlantılı olduğundan, burada bir eş zamanlılık söz konusudur.

Korunma ve barınma gereksinimi, yapı ve öncelikle taş ustalığının gelişmesini sağladı. Bu yerleşik hayata geçişin ve sürekli mekan edinmenin ilk adımlarından biridir. İlk insan yerleşik yaşama başlayınca biriktirmeyi, biriktirmeyi öğrenince paylaşmayı, paylaşmayı ögrenince eşitsizliği, eşitsizsizliği ögrenince sınıflaşmayı vs. vs. yi öğrendi. Burada artık daha gelişkin bir sosyal yaşam boyutu ortaya çıkıyor tabii. Bu durumda gereksinimlerin de boyutları genişlemiş oluyor.

Daha önce bir işlenmişlik veya biçimlendirmeden bahsetmiştik, yani doğal olana müdahale ederek istenilen bir biçime getirmek. Bu doğrudan insanın kendi yaşamsal sürecindeki tarihsel yaratıcılık serüveniyle bağlantılıdır. Taştan ev yapmaya başlayan insan, taşı daha düzgün yontup üst üste koyduğunda, daha sağlam barınak yapmayı öğrendi. Yerleşik ailede nüfus çoğalınca fazla ev yapma gereksinimi doğduğundan yenileri yapıldı. Ev yapımı çoğalınca, onları yapanlar daha da ustalaştılar. Ustalar yetkinleştikçe biçimlerle daha fazla ilgilendiler. Zamanla biçimler arasındaki farklılıkları gördüler. Bu insan bilincinin farkı keşfetmesinin adımlarından biridir denebilir. Farklılıklar daha sonra birçok alanda hissedilmeye başlandı. Biriktirme yani yerleşik hayatın gereklerinden biri olan yiyecek ve benzeri şeylerin stoklanması, yine yerleşik insanın ilk icraatlarından en önemlisidir. Haliyle güçlü olan, kalabalık olan topluluklar daha çok av ve daha çok mal birikimi sağladı. Bunu yapamayanlar gereksinimlerini karşılamakta zorlanınca; güçlü topluluklar karşısında zayıf ve muhtaç duruma düştüler. Mal birikimi olanlar muhtaçlara ihtiyaçlarını verirken onların üzerinde tahakküm kurmayı öğrendiler.

Böylece insanlar arasında da bir fark görülmeye başlandı. Zamanla oturdukları yerler, kullandıkları aletler de farklı oldu. Sağlam, sağlam olmayan, az keskin, çok keskin, güçlü, güçsüz gibi şeyleri öğrenen insan, sosyal yaşamın gelişim seyri içinde farklılıklar zincirini daha da uzatmış oluyordu. Ta ki çirkini ve güzeli keşfedinceye kadar. Belki de sanat bu noktadan itibaren tartışılabilinir. Çünkü dünyada hemen hemen herkesin kabul ettiği bir şey vardır, o da sanatın güzel olanı işlediğidir. Ama güzelin herkese göre değiştiği gerçeğinden hareket ettiğim için, tarihsel gelişim diyalektiğine vurgu yapmayı uygun buldum. Bu bir varsayım, bir felsefe veya bir dünya görüşü düzleminde düşünülebilinir. Biz, ilk insanın yaratım serüveni ile konumuzu sürdürelim. Ne yaptı duvar ustaları ? Taşları daha iyi yontup onlara kendilerince biçimler verdiler ve daha sağlam ve güzel görünen yapılar ortaya koydular. Mal birikimi olanlar ne yaptı? Onlar daha fazla olanaklara sahip olduklarından, daha geniş, daha sağlam ve daha güzel olanları tercih ettiler. İşlerinde en iyi ustaları çalıştırdılar. Bir bütün olarak sosyal yaşamın eşit koşullarının bozulmaya başlaması aslında bu noktadan itibaren ele alınabilir. Bu bir nevi doğanın yasalarında varolan karşıtlar tezini doğrulamaktadır.

Sanat, sosyal yaşam içinde farklılıklar derinleştikçe daha önem kazanmıştır. Tarihe bakıldığında, elit olanla sanat arasında çok sıkı bir bağ olduğu görülür. Bugün de olduğu gibi, her zaman hakim olanların sanata daha çok sahip olmaları boşuna değildir. Bunun tarihi kökeni ta sınıfların ortaya çıkışına kadar gider. Bundan dolayı konuya ilk insanın serüveni ile giriş yapma gereği duydum. Yani, sanatın tarihsel ve sosyal başlangıcına vurgu yaptım. Gelelim birey olarak sanatçının bu tarihsel sürecin neresinden itibaren etkili olduğuna: Dikkat edilirse konuya başlarken insanın nesneye biçim vermesi yönündeki eylemiyle giriş yapmıştım ve şimdi bunu biraz daha açalım diyorum. İnsanın doğaya müdahalesi onu kendi yaşamına uyumlu hale getirmesiyle eşzamanlıdır. İnsanın yerleşik sosyal hayata geçmesiyle birlikte daha çok üretken duruma geldiği mutlak bir gerçekliktir. İşbölümü düzleminde gelişen sahalarda bunlara bağlı olarak üretim de ortaya çıkmıştır. İnsan doğayı tanımaya başladıkça ya da daha iyi tanıdıkça ona müdahalesi de o derecede artmıştır. Bu gelişme tümüyle insanın bilgi birikimi sağlamasıyla mümkün olmuştur. İlk av malzemesi taştan yapılmış kaba bir alet iken, madeni keşfeden insanın ok veya baltayı geliştirmesi gibi.

Biçimlendirmede ustalık yaşamın gerekli kıldığı birçok şeyin sağlanması açısından düşünülürse; salt bir zorunluluktur. Ancak üretilen şeyin hem kullanım, hem de göze hoş gelen bir nesne olması, artık insanın bir seçicilik bilincine vardığının kanıtı oluyordu. Yani bir şeyin biçimi ve işlevi insan tarafından iyi ya da vasat olarak değerlendirilmeye başlandıktan sonra, sosyal yaşamın içine artık sanatsal kaygıların da girdiğini söylemek çok abartılı olmaz kanısındayım. Bundan böyle insan, artık sanat olarak adlandırılacak her üretimin sosyal yaşam içerisinde ne kadar işlevselliğe sahip olduğuna bakarak sanata yaklaşmaya çalışıyordu.
Yazılı tarih veya çeşitli kalıntılarda yer alan işaretlerden anlaşılmaya çalışılan eski uygarlıklar kendilerine göre kültürel, sanatsal gelişmenin de sahibi olmuşlardır. Önceki satırlarda sanatın tanımlanması konusunu açarken, bunun her döneme göre ve herkesçe değişik ortaya konduğunu belirtmiştim. Biz bugün, tarihin çok eski çağlarından beri çeşitli uygarlıkların bize ulaşan kalıntılarına veya sağlam kalmış birçok yapıtlarına bakarken; onların sanat yapıtı olup olmadığını tartışma konusu yapabiliyoruz. Oysa bizim sanat eseri dediğimiz birçok şey o toplumların yaşamında belki de zorunlu olarak üretilmesi gereken şeylerdi. Bu hangi uygarlıkta olursa olsun ister Mezopotamya, ister Mısır ve isterse İnka olsun hep aynıdır. Örneğin herhangi bir uygarlığa ait bir tanrı heykelini ele alalım: burada öncelikli olan inançtır. Dönemin insanı, kendi inandığı şeyin totemini ya da heykelini en iyi şekilde yaparak onu kalıcı kılmayı düşünür. Birilerini tasvir eden rölyef, heykel veya benzeri şeyler; büyük ihtimalle inanç ve onun zorunlu kıldığı üretimler olarak düşünülebilir. Bu yönlü üretimler dönemin toplumsal istemlerinin başında gelir. Çünkü tanrı herkesin tanrısı, kral herkesin kralıdır. Bunları temsil eden heykel, resim ve benzeri semboller antik toplum fertleri için oldukça önem taşır. Burada sanat adına mutlaka bir şey ararsak tabii ki çok şey söylenebilir. Çeşitli kurgular düzeyinde tanrı, tanrıça ve kralları sembolize eden rölyef, heykel ve benzeri şeyler elbette bir yaratıcılığın ürünüdür. Hemen hemen bütün çok tanrılı antik uygarlıklarda bu yönlü üretilen binlerce yapıt günümüze kadar ulaşmış bulunmaktadır. Her yaratıcılık sanat olarak ele alınırsa antik dönemlerden kalma her şeyin birer sanat eseri olması kaçınılmazdır. Büyük antik Yunan filozofu Platon, kendi döneminde sanatın tanımlaması çerçevesinde, Mısır piramitlerine ‘en büyük sanat eserleridir’ der ve sanatçıyı tanrıya en yakın kişi olarak tanımlar. Sanıyorum Platon’u etkileyen şey piramitlerin devasa görkemi ve kalıcılık hissini veren sağlamlıkları olmuştur. Oysa Platon, piramitlere harcanan emeğin, çekilen acıların ve yaşanan ölümlerin öyküsüne pek değinmiyor. Bugünün insanı bile, binlerce yıl önce yapılmış olan bu görkemli yapıtların konstrüksüyonu karşısında hayretlere düşmektedir. İnsan bir an düşünüyor ve diyor ki; acaba bunlar gerekli miydi? Belki inancın gücü acılara rağmen onları gerekli kıldı. Platon’un tanrı veya tanrılar hakkındaki düşüncesi; piramitler konusunda ileri sürdüğü fikirlerin de besleyicisidir. Dönemin egemenleri olanlar, aynı zamanda tanrıya yakın olanlardır. Hatta kimi zaman kendilerinin tanrı oldukları da görülür. Dolayısıyla her istedikleri şeyi yaptırmaya muktedirlerdi. İşte Mısır piramitleri böyle bir sistemin ürünleridir. İnsanlık tarihi böylesi örneklerle doludur. Günümüzde sanat eseridir diye hayranlıkla baktığımız birçok eski yapıtın arkasında trajik bir emek boyutu bulunmaktadır. İnsanın avını avlamak için geliştirdiği aletler, korunmak için yaptığı korunaklardan başlayarak bugüne kadar getirdiği onbinlerce yıllık birikimin analizini yapan arkeolog ve tarihçiler; henüz birçok şeyin açığa çıkmadığı görüşündedirler. Ancak Mezopotamya topraklarının çok eskilere dayanan çeşitli medeniyetlere tanıklık ettiği konusunda hemfikirdirler. Çok iyi biliniyor ki, eskiye ait bilgiler ancak bulunan kalıntı ve işaretlerden edinilmektedir. İnsanlık tarihinin belki de en önemli buluşlarının başında yazı ve işaretler gelir. Öyle ki, çağımızda bile birçok alanda işaretler diliyle bir şeyler anlatılabilmektedir. İlk yazıyı bulan Sümerler’den sonra medeniyetler arasında yaygınlaşan yazı kullanımı bir bakıma yazılı tarihin başlangıcına vurgu yapıyordu. Bundan böyle günlük yaşamdan, kralların, tanrı ve tanrıçaların icraatlarına, onlara atfedilmiş şiir ve melodilere kadar birçok şey artık yazılı hale getiriliyordu. Aynı zamanda edebiyatın da ilk adımları atılıyordu demek abartı sayılmaz. En iyi örneklerden biri çivi yazısı ile yazılmış Gılgameş destanıdır. İnsanlığın yaratmış olduğu din ve inanç kurumlarının işleyişini, yazının bulunuşundan sonra daha iyi öğrenmekteyiz. Oysa yazı öncesi dönemlerde sadece bazı sembol ve işaretlerle sınırlı kalınmıştır. Yazının icat edilişiyle birlikte daha zengin bir iletişim ve anlatım olanağı ortaya çıkmış oldu. Bundan böyle kralların ve tanrıların icraatları hem yazı hem de işaretlerle anlatılmaya başlandı. Onların birbirleriyle olan dialogları, çatışmaları kuşaktan kuşağa aktarılageldi. Zaten mitoloji dediğimiz efsanebilimi de böyle doğmuş oluyordu.

Dikkat edilirse mitolojide hep karşıtlar ve onların yarattığı olgular ve her olgunun da bir tanrısı vardır. Örneğin kıtlık olmasaydı insanlar bereket tanrısına, çirkinlik olmasaydı güzellik tanrısına, sükunet olmasaydı fırtına tanrısına, kuraklık olmasaydı nehir tanrısına gerek duymazlardı. Tanrılara olan inanç boyutu, ilk insanın bir güç karşısında boyun eğmesinde attığı ilk adımdır. Bugün bile çok daha katı biçimde; bilmedikleri, görmedikleri halde hayali bir güce inanmaktadırlar. Din, insanın insan üzerinde egemenlik oluşturmasının ilk araçlarından biridir. Bunun yanında çok tanrılı ve sonrasında tek tanrılı inanç sistemleri, birçok alandaki gelişmenin de zeminlerini oluşturmuşlardır. Mitolojik dönem Mezopotamya’sında tanrılara tapınmak için yapılan Zigguratlar mimari tasarım bazında birer üstün yapıttırlar. Bu Zigguratların içinde, dışında, çevresinde yer alan kabartmalar, heykeller yine yaratıcı emeğin birer ürünleridir. Burada en belirgin özellik inanç ile yaratıcılığın bir arada sürdürülmesidir.

Yine çok tanrılı yaşamın hakim olduğu toplumlarda sanat veya benzer kavram adına gelişen ne varsa, hepsi belli bir hakim tabaka veya zümrenin denetiminde olmuştur. İster dini bir elit, isterse herhangi bir ekonomik üstünlük veya hakimiyet olsun, her toplumsal hayatta sanatı belirleyenler hep bunlar olmuşlardır. Günümüzde de durum böyledir. Değişen sadece isim ve rollerdir. Tarihsel gelişim seyri içinde, toplumların katmanlar düzeyinde sahip oldukları çeşitli alansal çalışmalar yaratılmıştır. Örneğin, köleci toplumda ekonomik olarak üstün olanlar, kölelere sahip olmalarının yanında onları alıp satabiliyorlardı. Köleler arasında çeşitli yetenekleri olanları varsa, bunun köle beylerine oldukça faydası var demektir. Yani köle yaratıcı emeğini de burada beyin hizmetine sunmakla yükümlüdür. Antik çağlardan günümüze kalan dev piramitler, zigguratlar ve tapınakların çoğu köle emeğinin ürünleridirler. Feodal toplumlarda kölecilikten farklı bir takım gelişmeler sağlanmış olsa da, yine sanat hakim olanın denetimindedir. Derebeylerin kendileri için inşa ettirdikleri görkemli şatolar birer mimarlık ve sanat eserleri olmakla birlikte, sonuç olarak zevkler uğruna yapılmış ve sadece belli bir elitin hizmetine sunulmaktan öteye gidememişlerdir. Yani sanatın yaratıcıları olan yetenekli ve yaratıcı insanların üretimleri belli bir elitin tahakkümündedir. Feodal toplumların tek tanrılı dönemlerinde sanat, daha çok belirgin bir biçimde kurumlaşmayı sağlar duruma gelir. Tabii ki, bütün toplumlarda bunun aynı zamanda oluştuğu söylenemez. Özellikle Uzak Doğu ve Hıristiyan Batı toplumları en çok gelişme sağlayan toplumlar olmuşlardır.

Adına sanat diyeceğimiz her tür üretimin, her ne adına yapılırsa yapılsın, bir ihtiyaçtan doğduğu mutlaktır. İster din, ister hakim bir zümre ve isterse sosyal paylaşım adına olsun durum değişmez. Ancak, tarih boyunca sanatçıların bütün muhalifliğine rağmen, üretimlerini hakim sistemlerden tam bağımsız yaptıkları söylenemez. Toplumların sanat tarihlerine bakıldığında bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Sanat ve sanatçı adına bu trajik bir yazgıdır. Şimdi, sanat bir dil olarak düşünülürse ve bu dili kullanana sanatçı denilirse ve bu sanatçı istediği gibi değil de, dönemin din mensubu ya da yöneticisinin istediği gibi konuşmak zorunda bırakılırsa, tabii ki trajik bir durum ortaya çıkar. Bu trajedi tarih boyunca hiç bitmedi ve halen devam ediyor.

Bilinebilen tarihsel dönemlerden anlaşıldığı kadarıyla insanlar, yaşamlarını sürdürmek için doğadan koşullarının elverdiği ölçülerde yararlanarak bugüne kadar gelmişlerdir. Gerek yaşadığı mekanlar ve gerekse kullandığı eşyalar üzerinde bilinç ve bilgilenmeleri arttıkça daha çok yetkinleşmişlerdir. Arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan yapılar, eşyalar, takılar ve benzeri şeyler bu anlamda en aydınlatıcı belgeler durumundadırlar. Ama ne yazık ki, birçok uygarlığın belgeleri yeterince günümüze kadar ulaşamamıştır. Bunların başında Mezopotamya uygarlıkları gelmektedir. Tarihçi ve arkeologların tespitlerine göre Mezopotamya, tarihin en eski uygarlıklarına tanık olmuş bir coğrafyadır. Bilindiği gibi eski uygarlıkları bugüne taşıyan en iyi belgeler heykel, kabartma, mimari eserler, yazıtlar ve benzeri şeylerdir. Tüm bunların olması için, taş ve benzeri sert şeylerin bol olması gerekir. Bu anlamda Aşağı Mezopotamya, Yukarı Mezopotamya’ya göre daha şanssız sayılır. Dolayısıyla kuzeydeki uygarlıkların taş işçiligi ve yontuculuğunda daha ileri oldukları düşünülebilir. Mezopotamya’nın hatta dünyanın ilk devlet kurumlaşmasını yaratan Sümerler’in birçok alanda ileri olmaları ve hatta güneyde olmalarına rağmen ileri düzeyde taş işçiliğine sahip oluşları, onlar hakkında kuzeyden güneye indikleri konusunda ipuçları vermektedir. Burada sorun Sümerler’in kuzeyli ya da güneyli olmalarından daha çok, topyekün olarak Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alan bölgede gelişen antik uygarlıkların durumudur. İlk insanın kendi yaşamını sürdürmek için avlanma, bunu yapmak için de, üretim sürecine girdiğini başlarda belirtmiştim. Sınıflı toplumun prototipi olan klan topluluklarından itibaren, yaratıcı emeğin güçle bağlantılı olarak geliştiğine de kısmen değinmiştim.

İnsanlık tarihinde yazı ilk olarak Sümerler tarafından icad edildi. Çivi yazısı olarak adlandırılan bu buluş, bir yüzeyin oyulmasıyla oluşturulan, yani rölyefin tersi olan ve her yönüyle geometrik bir kurgu isteyen bir yazı tekniğidir. Tabii ki, Sümerler’in böyle bir buluşu gerçekleştirmeleri bir birikimin sonucudur. Taş, maden ve birçok maddelerin bolca olduğu Mezopotamya’da uygarlıksal gelişme içerisinde olan insan, bu doğal maddeleri en iyi şekilde kendine yarayacak biçimde kullanma ve işlemeyi öğrendi. Zamanla kendi dönemini ileriye taşıyacak belgeleri, bilerek ya da bilmeyerek hazırladı. Yine zamanla basit bir topraktan bugüne kadar gelebilen kil tabletleri de üretmeyi bildi. Yazının bulunuşu, yazılı tarihin de başlangıcı olduğuna göre, günümüze ulaşan bu tabletlerden tarihe ilişkin bilgi edinmek mümkün olmaktadır. Yine Sümerlerin yazıyı bulmasıyla birlikte, Mezopotamya’nın edebiyat ve sanat eserleri olabilecek birçok yazınsal şeyler de ortaya çıkmaya başlar. Örneğin; Gılgameş Destanı bir edebi eser olmakla birlikte dönemin yaşam biçimine ilişkin bilgileri de içermektedir. Efsanedeki bir olaydan yola çıkarak birçok tahmin yürütebiliriz. Efsaneye göre; Gılgameş, kendi şehri olan Uruk’ta çeşitli gereksinimler için sedir ağacı temin etmeye kalkışır ve bu ağaç çeşidi sadece Lübnan ormanlarında bulunur. Buna rağmen, ta güneyde olan Uruk’tan kalkıp, kuzeyde bulunan Lübnan’a gitmek için kervanıyla yola koyulur, gider ve ağaçları getirir. Bundan anlaşılması gereken şey, Güney Mezopotamya’da bulunmayan birçok ihtiyaç maddesinin kuzeyden getirilmiş olduğudur. Gılgameş Destanı eğer taşa oyularak yazılmasaydı, belki bugüne ulaşamayabilirdi. Bunun gibi yüzlerce, binlerce rölyef, heykel ve benzeri şeyler belki de bize ulaşamayabilirdi. Zaten bugüne kalanlar da toprak altında kalan mekanlardan çıkarılmışlardır. Fakat Mezopotamya gibi büyük bir uygarlıktan bize kalanlar çok az bir bölümdür. En büyük şanssızlık bu tür belgelerin çoğunun dayanıksız malzemelerden yapılmış olmalarıdır. Tabii ki tek neden bu değildir. Bu topraklarda tek tanrılılık adına ortaya çıkan dinlerin yaptığı tahribat ve imhanın da çok payı vardır kanımca. Özellikle İslam dininin eski Mezopotamya uygarlıklarına ait heykel, rölyef, yazı ve tapınakları tek tanrılılık adına yok ettiği tarihlerde yazılıdır.

Mezopotamya’daki uygarlıksal gelişmelerin Sümerler’in öncülügünde belli bir yönetimsel sisteme kavuşması ile birlikte, her alanda sisteme paralel gelişmeler ortaya çıkmıştır. Sümerler her ne kadar tek merkezli devlet sistemi yaratmış olsalar da, özünde bu sistem çok tanrılılığın hakimiyetinde yürüyen bir egemenlik sistemi olmuş ve sanat-kültür alanını da kendine uygun biçimde geliştirmiştir. Bu nedenle Sümer şairleri en yaygın biçimde, tanrılar düzeninin icraatlarını şiirsel anlatımlarla tarihe mal etmişlerdir. Bunun yanında müzik ve tanrıları kutsayan ilahi melodiler ortaya çıkarken, sanat ve kültürel gelişimin ilk nüveleri olarak da tarihteki yerlerini almışlardır. Bize kalan tablet ve taşlara işlenen yazılardan bunu öğrenmekteyiz. Tanrı ve kral figürlerinin Mezopotamya kültüründe oldukça yaygın olduğunu hemen hemen bütün eski uygarlıkların bize kalan kalıntılarında görebilmekteyiz. Taş yontuculuğunun başlamasından itibaren av aletleri dışında birçok kullanım ve tapınım nesnelerinin de taş ve benzeri maddelerden yapıldığını, yine Mezopotamya coğrafyasında sıkça görmekteyiz. Şehirleşme, şehir devletleşmesiyle birlikte daha kalıcı, özellikle de dinsel amaçlı sanatsal üretim söz konusudur. Sümerler’le başlayıp, Medler’e, hatta çok tanrılı sistemlerin son buluşuna kadar yapılan tapınaklar veya benzeri mekanlarda dinsel amaçlı üretim hep devam etmiştir. Mezopotamya’da yönetim merkezi olan tapınak nitelikli Ziggurat’lar aynı zamanda sanatsal üretimlerin de merkezi durumundadırlar.

Sümer sonrasındaki Mezopotamya toplumlarında rölyef ve heykel ustalığı Antik Yunan ve Mısır’la karşılaştırıldığında elbette büyük farklar görülecektir. Ancak unutulmaması gereken şudur ki; tarihsel gelişim sürecinde Antik Yunan’ın kendisinden daha eski olan Mezopotamya ve Mısır’ın mirası üzerinden hareket ettiğidir. Bu açıdan bakılırsa Mezoptamya’nın dönem itibariyle ortaya çıkardığı rölyef ve heykeller oldukça gelişkindir. Özellikle birçok yönden Sümer’in takipçisi olan Asur, Babil, Urartu, Hitit ve Med medeniyetlerinde daha da ilerleme görülür diyebiliriz. Arkeolog ve tarihçilerin tespitine göre; Mezopotamya binlerce yıllık kalıntılarıyla henüz tamamıyle ortaya çıkarılmış değildir.

Sümerler’den sonraki süreçler daha çok ilerleme ve varolanın üstüne bir şeyler koyma süreci olarak düşünülmelidir. Bu topraklarda bin yıllarca süren uygarlıkların ortak olan birçok yönleri vardır. Örneğin; çok tanrılı inanç sistemlerinde, isimlerin değişikligi dışında çok bariz farklılıklar görülmez. Böyle olunca da sağlanan gelişmeler bir bütün olarak Mezopotamya genelinde anlam kazanır. Eğer bir Sümer tapınağında, Güneş tanrısı rölyefi veya heykeli varsa bakarsınız Asur’da, Babil’de, Medler’de de aynı tanrı vardır. Toplumların tarihinde, sanatın daha çok dinsel çerçevede gelişme sağlaması ister istemez insanı dinin sosyal boyutuyla ilgilenmeye götürür. Burada ya kutsal sayılan ya da güçlü olanın yarattığı bir sistem sözkonusudur. Mezopotamya’da tarihin başlangıcı ile birlikte oluşan sistem de böyledir. Önceki satırlarda kısaca Sümer şairlerinin şiirlerine değinmiştim. Bu şiirler genellikle ya bir tanrıya övgüdür, ya bir kralın savaşta gösterdigi kahramanlığın anlatımı, ya da trajik toplumsal bir olayın yansımasıdır diyebiliriz. Şiir yazmak fantazi, yetenek ve bilgelik gerektirir. Platon şairleri boşuna tanrıya en yakın kişiler ve onların yaptığı sanatın en yüce sanat olduğunu söylememiştir. Tanrıların günlük davranışlarından tutalım da, diğer tanrılarla olan ilişkilerine ve evren için aldıkları bütün iyi ve kötü kararlara kadar, bütün tanrısal işler, şiirsel bir anlatımla yazıya aktarıldığı gibi, aynı zamanda ilahi olarak da seslendirilmiş olurlardı. Tabii ki ruhani yönü ağır basan bir müziğin ifadesidir bu ilahiler. Antik dönemlerde toplumun nabzını tutanlar, genellikle tanrıların hizmetinde olan bilgelerdir. Bu bilgeler felsefi söz söyleme sanatında o derece ustadırlar ki, çevrelerini etkilememeleri mümkün değildir. Onlar aynı zamanda yönetenlerin akıl hocaları durumundadırlar ve hep tapınaklarda oturup, tanrıların yaptıklarını topluma, kendi sistemlerine uygun biçimde aktarmayı görev edinmişlerdir. Tapınaklar bir yönüyle de yönetim merkezleri olduklarına göre, her türden yaratıcılığın hakim olanların elinde ve bu mekanlarda olması kaçınılmazdı. Bugün eğer, o dönemlerdeki tanrılarla insanlar arasındaki ilişkileri anlayabiliyorsak; bunu dönemin en yetenekli olan rölyef, heykel ve taş ustalarının yarattıklarına borçluyuz. Yine şairlerin söyledigi güzel şiirler veya melodilere konu olan sözler de, bu ustaların onları taşlara tabletlere işlmesiyle bugünlere taşınmıştır. Aslında çivi yazısı, taş ve benzer sert maddeleri daha ince detayla işleyebilmenin de bir adımı olmuştur. Ve belki de sanat denilen yaratıcı emek buradan başlar.

Nuri Aslan
2005
Back to top Go down
 
... Ve Yratıcı Emeğe Sanat Denildi ...
Back to top 
Page 1 of 1
 Similar topics
-
» Sanat eğitimi ve yaratıcılık
» GÖKTÜRK DÖNEMİ
» GAZNELİLER
» YAYLI ÇALGILAR ANA SANAT DALI
» SOKAK SANATI Kitabı

Permissions in this forum:You cannot reply to topics in this forum
 :: Bixêr û bi Ehla! * Welcome! * Hos Geldiniz! :: Huner | Ҫande | Wêje | Sanat | Kültür | Edebiyat-
Jump to: